Anasayfa » HaberlerUmre İntibaları Semineri Gerçekleşti
Umre İntibaları Semineri Gerçekleşti
17 Ekim 2011       

25 Ağustos-4 Eylül 2011 tarihlerinde düzenlenen Kutlu Yolculuk-8 umre ziyaretinde bulunan umre kafilemizin umre havası solumak, gelecek yıllarda Kutlu Yolculuk ziyaretlerine katılmayı gönülden arzulayan arkadaşlarımızın da feyz alması için 14 Ekim Cuma günü Boğaziçi Konak’ta bir araya geldik.

Aslında bizim için mikat mahalli sanki havalimanına giderken hareket ettiğimiz Boğaziçi Konak’tı. İbrahim Ağabey’in lebbeykleriyle coşan kalbimiz hala o anlara inanamıyordu. “Bugün mü Allah’ım? Herkese beklenmedik bir davet olarak bahşettiğin, Beytine çağırdığın gün bugün mü? Akşam olduğunda Medine’de mi olacağız? Bugün şu İstanbul kokan orucumuzu Sevgili’nin (s.a.s) dizinin dibinde mi açacağız? Yarınsa, Kâbe’nde, eteklerinde mi olacağız?” diye diye, çarpan yüreklerimizi tekrar hatırladık bu akşam.

Öylesine yüreklerimiz çarpıyordu ki, Medine menzilli İstanbul uçağı bizi değil, sanki biz onu uçuruyorduk. Hepimizin gözü uçağın güneşliklerindeymiş meğer. Saatlerimize baka baka “geldik mi? geldik mi?” diye diye sormaklığımız… Rasulullah (s.a.s) diyarındaydık nihayet. Bu öylesine bir duyguydu ki, bu akşam da bizlerin arasındaydı O’nun tadı. Ve Kubbe-i Hadrâ… Yine yeni yeniden haykırdık “anamız babamız San’a feda olsun ya Rasulullah!”. O Yeşil Kubbe’ye bakmak ve ardından hemen Babüsselam’a yönelmek… İstanbul’dan, Konya’dan, Kahramanmaraş’tan, Kastamonu’dan, Trabzon’dan, Kayseri’den,  Tekirdağ’dan, Malatya’dan, Antalya’dan, Muş’tan, Hatay’dan, bütün bir Anadolu’dan selamlar getirmek… Bu vazife, bu haz şimdi bizlerdeydi.

Bedr’in zafer seslerini hala Medine’den duyar gibiydik. Uhud’un kılıç sesleri hala yüreğimizdeydi. O mübarek Uhud eteklerinde yüreklerimiz Celaleddin Gökçek Ağabey’in de dediği gibi hazırdı aksiyon insanı, dava adamı olmaya. Döndüğümüzde hepimiz kırmıştık içimizdeki zincirleri ve kalp müzesinde mahkûm kalan Ayasofya’lar özgürdü artık bizde.

Hasan Topal kardeşimizin “arayanlar bulamaz ama bulanlar hep arayanlardır” sözünü hatırlattığı gibi, bir kuş, küçücük bir çocuk gibi Medine, Mekke sokaklarında O’nu ve Sevgilisini bulmuştuk hep. Evet, burası bizim gerçek memleketimizdi. Ne İstanbul ne de herhangi bir Anadolu. Sanki burada doğmuştuk biz. Ve umre günümüz, Kâbe-i Muazzama’yi gördüğümüz ilk an, bizim yeniden doğum günümüzdü. Çünkü biz bu Ağustos’u ilk defa görmüştük. Aksiyon şuuru hep açık Boğaziçili kardeşlerimiz oradaki en güzel rüyalarını anlattı bu akşam tekrar bizlere.

Birkaç hurma ve Zemzemle doymanın hakkelyakîn hazzını yaşayan kardeşler, bu hazla, dünyanın her yerinden her renginden gelen Müslüman kardeşleriyle saf tutmanın, imam Mahir’in o iliklerimize işleyen kıraatıyla yüreklerin nasıl coştuğunu birer birer anlattılar. Seyit kardeşimizin hissettiği o buruk sevinci tatmıştık hepimiz. “Allah’ım binlerce insan, tek bir ruh, bu dualarla gönülden yakarıyor. Benimse sadece o akan gözyaşlarını gördükçe içim ürperiyor. Çünkü Arapça bilmiyorum”. Tek ve en güzel şey o yüz binlerce insanla beraber olmaktı. İçlerinden bir tanesi Rabbimizin rahmetine mazhar olsa hepimiz kurtulmuştuk çünkü.

O güzel Cuma günü, 26 Ağustos, bizlere kulluğu, sabrı hatırlatmıştı. Gönlümüzde sadece Efendimizin (s.a.s) torunlarının susuz şehitliğinin acısı vardı tek. Nefsimiz dize gelmişti sanki. Öyle mutmaindik ki; Zemzem’in, Kevser Havuzu’nun, Allah’ın izniyle bizi beklediğini kalbimizden hiç çıkarmamıştık. Sadece, bize su sıkıp serinleten, ismini dahi bilmediğimiz, yüzünü bu dünyada belki bir kez daha görmeyeceğimiz mü’minlere dualarımız vardı. Murat, Talha, Enes, Bekir, Muhammed, Furkan kardeşlerimizin de hayatları boyunca dillerinden düşürmeyeceği dualar… o rengi, dili başka din kardeşlerine. El havlusu büyüklüğündeki ihramların, günahsız küçücük çocukları sarmaladığını gördükçe zaten aşka gelmiş yüreğimiz artık Rabbimizden başka ne isterdi ki o an! Fatih Elmalı Ağabeyin zikrettiği gibi “ne kadar istemişsek o kadar müslümandık” Ama o cennet beldeleri görmek her müslümana farz ve feyzdi. Bizi de artık bambaşka bir inanan yapmıştı. O mahşerin demosu tek bir hedefe uçan, bin bir daireler çizen kalabalık, dünyanın özeti, her renkten insan, bizlere her safsızlıktan uzak İslam’ın yemyeşil konsantresini sunmuştu oralarda. Kutlu İslam beldelerinde namaza koşturan mü’minler, dükkanlarda, taksilerde kasetlerden gelen Kur’an kokuları ve imamların namazda hıçkırıklarıyla çoşan kulluğumuz… Seyfullah kardeşimizin dediği gibi: “bizlere İslamın ne demek olduğunu, ve aslında tam manasıyla yaşandığında öyle doyumsuz bir haz alınacaktı ki… o kutlu topraklarda gerçek dini tattık biz”. Gözyaşlarıyla iki büklüm olan kulları, gönülden yakarmanın ne demek olduğunu gördük.
İstanbul’a dönerken, hepimizin içindeki burukluk aynıymış meğer. Bir kelebek gibi, ömrümüzün orada sadece 10 gün olduğunu, fakat rengârenk  renk-âhenk paletleriyle döndüğümüzü anlattık kardeşlerimize bu akşam. Tunahan kardeşin dediği gibi, “ölmeden önce yapılacak yüz şey nedir?” diye sorun kendinize. Ve her zerrenizle haykırın  ki “ yüz bir kere o mübarek beldelere gideceğim ve umrelerimize vesile olan bütün ağabeylerin, ablaların isimlerinin olduğu o beyaz listeyi Kabe’ye sürüp ömrüm boyunca onlara duayı dilden bırakmayacağım!”