Anasayfa » Haberler » Sosyal ve Kültürel Etkinlikler » Diğer sosyal etkinliklerRumelihisarı Gezisini Gerçekleştirdik
Rumelihisarı Gezisini Gerçekleştirdik
10 Mayıs 2012       

HİSARIN DEFİNELERİ

Uzun zamandır arzuladığımız bir Rumeli Hisarı Köyü gezisi vardı ki nihayet bu geziyi, bizlere en güzel şekilde yaşatabilecek ender kişilerden biri, belki de tek kişi olan muhterem hocamız, BÜ İİBF Öğretim Üyesi Mehmet Nafi Artemel Beyefendi önderliğinde ve rehberliğinde gerçekleştirmek nasip oldu.

5 Mayıs Cumartesi günü öğle vaktinde üniversitemiz mezun ve öğrencilerinden oluşan 45 kişilik bir ekiple Güney Kampüs girişinde buluştuk. Mehmet Hocamızın da gelmesinin ardından gezimiz başlamış oldu.

Mehmet Hoca, hepimizin bildiği üzere Boğaziçi’nde İşletme Bölümü’nün kıymetli hocalarındandır. Fakat kendisi aynı zamanda kadim bir Rumeli Hisarlıdır. Rumeli Hisarı ve civarındaki geniş arazilerin asıl sahipleri olan bir Horasan ailesine mensuptur. O ailenin temelleri Sultan Fatih Han Hazretleri’nin talimatıyla, Akşemseddin Hz. İle birlikte Horasan’dan İstanbul’a fetih hazırlıkları için gelen serdengeçti-alperen ailelere dayanmaktadır. Bu zat-ı muhteremlerden biri de Akşemsedin’in rahle şeriki Şeyh Bedreddin olarak bilinip –Simavna Kadısıyla karıştırmayın lütfen- kendisi Mehmet Hocamızın büyük dedesidir ve gezimizin asli duraklarından biri olan BÜ Şehitlik dergâhında medfun bulunmaktadır. Mehmet Bey, Şeyh Bedreddin’i ve burada medfun diğer şehitleri şöyle anlatıyor: “Şeyh Bedreddin’in fetih için gelip 1451’de şehid olduğunu mezar taşından görebiliyoruz. Esasen, bu da buradaki Şehitliğin ne kadar kıymetli bir tarihinin olduğunu gösteriyor. Şöyle ki, Fatih, fethi surların içindeki İstanbul’un alınması ile sınırlı değil; bir anlamda burada, Rumelihisarı’nda verilen zorlu mücadelede kazanılan zafer ve bunun sonucu tarihi Rumelihisarı kalesinin inşası, fethi başlatıyor. Yine burada, bu Şehitlikte 1451 yılında şehit düşen Mahmut Çelebi gibi Fatih’in ordularının öncülerinin ve ileri gelenlerinin mezarları bulunuyor. Örneğin, mezar taşlarından birinin üzerinde “Serdengeçti Ağası” olarak zikredilen şehidin mezar taşı mevcuttur. Fatih, burada hayatlarını kaybeden şehitlerin ruhuna, merkezi şimdiki Şehitliğin bulunduğu nokta ve çevresini Şeyh Bedreddin sülalesine bahşetmiştir. Geleneğe göre şehit yeniçerilere gözcülük yapmaları ve ‘ba’sü ba’del mevt’ zamanında kaya diplerinin altından yerden bir kol gibi fışkırarak “çerağlarını yakmaları görevi verilmiştir. İşte bunun için Rumelihisarı ve BÜ haziresinde medfun bulunan yeniçeri şehitleri kayaların hemen altında yatmaktadır.

Fatih Sultan Mehmed Hanın,  Şeyh Bedreddin’in torunlarından Nafi Baba’nın adıyla anılan Nafi Baba Tekkesi olarak bilinen Şehitlik Dergâhı’nın yapılmasını emrettiğini de Hocamızdan öğreniyoruz. Mezar taşlarından anlaşıldığına göre, Şeyh Bedreddin’in Bayramî tarikatına mensup olduğu görülüyor. Ancak Osmanlı ordusunun belkemiğini oluşturan Yeniçerilerin Bektaşi tarikatına mensup olmalarından ötürü, Şeyh Bedreddin’in oğullarının da Bektaşi yolunu seçmesiyle tekke Bektaşi dergâhı olmuştur.”

Hisarüstü’ndeki camimiz gibi Mehmet Hocamızın da adını taşıdığı Nafi Baba’nın mezarını ziyaret ettik. Nafi Baba hem tekkenin şeyhi hem de İstanbul Üniversitesi’nde fıkıh hocasıdır. Dergâh, mandırasıyla, bağlarıyla, hayvanlarıyla aslında tüm köye o devirde hizmet ediyor. Hatta dönemin Rumelihisarı halkı, Tekke’den hizmet beklemeye o denli alışmışlar ki, zamanla söyle bir latife yerleşiyor, “Rumelihisarı sakinleri pek çalışmayı sevmezler, yemek pişirmeye üşenirler zira keşkek yemek için Halim Paşa’ya, aşure yemek için ise Nafi Baba’ya giderler”.

Malumunuz, Boğaziçi Üniversitesi’nin içerisinde yer alan mezarlıkta Nafi Baba Tekkesi, bu tekke efradından birçok kişiye ait mezarlıklar ve bir de türbe bulunmaktadır. Burayı gezerken tekkenin tarihine de tanıklık ediyoruz. Hadikatu’l Cevamî isimli İstanbul’un camilerini anlatan meşhur eserde bu tekkeden şöyle bahsedilir:  “Ve zirve-i cebelde şehitlik adlı mahalde bir Bektaşi tekyesi var idi. 1241 (1826) senesinde raviyedar  olan Mahmud Baba Birgi nâm belde’ye iclâ olunduğu sırada, tekke de yıktırıldı. » (Hadika, 2/126)”

Mehmet Hoca da tekkenin sonraki tarihi ile ilgili olarak şunları ekliyor: “Bu tekke ve arazisi çok özel bir statü kapsamında Fatih tarafından doğrudan aileye, veriliyor. Dolayısıyla, kişisel mülk statüsünde oluyor. Ancak buna rağmen tekkelerin kapatılmasının ardından, Vakıflar, özel mülkiyet niteliğindeki tekke içindeki tüm eşyalara, çok değerli kitaplara ve el yazmalarına el koyup, toplatıyor.  Ailenin bazı fertleri ve tekkeye gönül vermiş olanlar yine de tekke binası ve müştemilatında yasamaya devam ediyor. 1930’lu yıllarda Büyük dedem Cafer Baba, tekkede sürekli bir şekilde oturmaya devam ediyor. Hatta pederim Âli Bey de tekkede doğuyor. Tekke, daha sonra, 1940’ların ortalarında harap olup bakımsızlıktan yıkılıyor.”

El hakikat, fetih meselesi kolay gerçekleşmemiş bir hadise. Günlerce, aylarca, çadır kurulmuş, seferler yapılmış, sabırla beklenmiş. Bu arada sayısını en iyi Allah bilir, nice şehitler verilmiş… Fatih Hazretleri bu uğurda şehit düşenleri, fethin simgesi Rumeli Hisarı’nın sırtına defnettirmiş. Bu definler sefer zamanında ve toplu halde olduğu için de büyükçe kuyular açılarak şüheda bu kuyulara defnedilmek durumunda kalınmış.  Şüheda Kuyusu, adından da anlaşılacağı üzere İstanbul’un fethi sırasında Rumelihisarı’nda hayatını kaybeden şehitlerin toplu olarak medfun bulundukları bir toplu mezar olarak böylelikle ortaya çıkmış. Oldukça geniş, etrafı alçak duvarla çevrilmiş kare biçiminde büyükçe bir mezar. Toplu mezar olduğu için şehitlerin adı meçhul, ancak “Şüheda Taşı” olarak bilinen ve diğer mezar taşları gibi tahrip olmaması için Boğaziçi Üniversitesi tarafından Üniversitenin Kültür Mirası Müzesi’nde korunmakta olan bu taşın üzerinde sülüs hattı ile şöyle bir ifade vardır: “Heza Makam-ı Şüheda 855 Sene”.

Bir yandan okulumuzun içerisinde bulunan bu tarihi güzellikler bizi mest ederken bir yandan da baharın gelmiş olmasıyla aslında Hıdırellez’i karşılıyormuşçasına bir doğa gezisine çıktığımızı hissediyorduk. İstanbul’un her yerinde kolay kolay gezip göremeyeceğiniz muhteşem güzellikte ağaçlarla bezenmiş, derin ormanda gezerken dört bir yanımızı kaplayan ve her biri ayrı lezzette erikler veren ağaçlarının meyvelerinden nasiplenmeyi ihmal etmiyorduk. Erguvanların, morsalkımların ferahlık veren kokuları ve sonuna kadar içimize çekebildiğimiz temiz boğaz havası, daha önce hiç duymadığımız çeşitlilikte kuş sesleri arasında baharın güzelliklerini tadıyorduk.

Şimdilerde Bebek semtine bağlı olan, eskilerde Rumeli Hisarı Köyü’nün çarşısı olan meydana doğru ilerlerken sağımızda Hisar’ın bir burcunu ve Fatih’in giriş yaptığı tarihi kapıyı gördük. Aşağıya doğru devam ederken, sağ tarafımızda yeşillikler içerisinde göz alabildiğine uzanan Osmanlı Bostanı’nı gördük. Osmanlı Bostanı, bölgenin ve özellikle Hisar mukimlerinin zerzevat ihtiyacını karşılayan büyükçe bir bahçe/tarım alanı olarak kullanılırmış. -Evliya Çelebi seyahatnamesinde bostandaki kiraz ağaçlarının meyvelerinin parmak büyüklüğünde olduğunu ifade eder.- Bir zaman otopark yapılmak istenen bu alan neyse ki Boğaziçi Üniversitesi’nin mülkiyetinde bulunuyor. Bazı evler araziye hafif kaymış bir şekilde inşa edilmiş.

Köy meydanına varırken, Hisar’ın çamaşırhanesini ve meydana yakın bir yerde hâlâ serin bir suyu akmaya devam eden köy çeşmelerinden birini de ziyaret ettik. Daha sonra köy meydanında bulunan asırlık çınar, bir tarihi eser edasında bizleri karşıladı. Gölgesinde biraz soluklandıktan sonra dar Bebek sokaklarından yukarı doğru çıkmaya devam ettik.

Üzerimizde tatlı bir yorgunlukla Boğaziçi Konak’a geldiğimizde leziz bir ikram karşıladı bizi. Lütfedilen nimetlerden nasiplenip üzerine de yorgunluk çaylarımızı yudumlarken, artık fotoğraflara bakarak gezi anılarımızı şimdiden konuşmaya başlamıştık bile… Bir sonraki gezinin de planlanmış olduğunu, güzergâhta Perili Köşk’ün de olacağını öğrenerek ayrı bir heyecanla günü sonlandırmış olduk.