Anasayfa » Haberler » Sosyal ve Kültürel Etkinlikler » Diğer sosyal etkinliklerİstanbul gezisinde Tarihi Yarımada’ya yolculuk yaptık
İstanbul gezisinde Tarihi Yarımada’ya yolculuk yaptık
12 Nisan 2010       

Boğaziçi Yöneticiler Vakfı Öğrenci ve Mezunlarla İlişkiler Komisyonu mezun ve öğrenci arkadaşlara yönelik düzenlediği İstanbul gezilerinin ilkini gerçekleştirdi.

Gezimiz profesyonel rehber ve Boğaziçi Tarih mezunu Ekrem Fahri Çelik’in rehberliğinde, 14 Mart Pazar günü sabah 10.30’da Topkapı Sarayı’nın girişinde oldukça kalabalık  –seksen üç kişi- bir katılımla başladı.

III. Ahmed Çeşmesi ve Sebili

Fahri Bey halkın genelinde III. Ahmed Çeşmesi olarak bilinen çeşmenin önünde bizlere soruyor: “Arkamızda bulunan eserin adını bilen var mı?”. Bizler III. Ahmed Çeşmesi der demez Fahri bey araya giriyor ve bir ufak yanlışı düzeltiyor: “III. Ahmed Çeşme ve Sebili. Tek başına çeşme değil. Çeşme kültürü İstanbul’a Osmanlılar tarafından getiriliyor. Bu çeşme de en güzel örneklerinden birisi. Sadece çeşme değildir. Sebil kısmı da var. Sebil kelimesi Arapçada yola tekabül ediyor “fi sebilillah” diyoruz mesela bu Allah yolu için, Allah yolu anlamında. Sebil daha sonra mimari bir unsurun ismi olmuştur. Bu sebillerin arkasında görevliler olur, burada mevsimine göre yaz aylarında nar şerbeti, meyan şerbeti gibi çeşitlilikte o doğal Osmanlı şerbeti olur ve ücretsiz…”

Topkapı Sarayı

“…700 bin metrekarelik bu saray mono blok bir yapı değil, yani bütün bir saray bir seferde yapılmış değil, her padişah eklentilerle dönemin mimari anlayışına göre yaptırmış…”

İlk sarayın bugünkü İstanbul Üniversitesi’nin bulunduğu yerde kurulduğunu ancak daha sonra bulunduğu konumun güvenlik açısından mahsurlu görüldüğünü ve bugünkü Arkeoloji Müzesinin içinde kalan Çinili Köşk ile birlikte Topkapı Sarayı’nın ilk temelinin atıldığını söyleyen Fahri Bey, o zaman sarayın Topkapı Sarayı olarak değil Saray-ı Cedide-i Amire yani Padişah’ın Yeni Sarayı olarak adlandırıldığını belirtti.

3 Ana Kapı

“… Fatih buraya gelir, sarayın temelini attıktan sonra özellikle Kanunî ve II. Beyazıt dönemimde saray nihai şeklini almaya başlar. Sarayın üç ana kapısı var. Bunlardan en büyüğü Bâb-ı Hümâyûn, bâb bildiğiniz gibi Arapçada kapı demek. Buradan geçince sizi Alay Meydanı karşılar. Alay Meydanı’nı geçersiniz bu sefer karşınıza müzenin de resmi girişi olan Bâb-üs Selâm gelir. Selâm Kapısı’nı geçer geçmez Divan Meydanı, divan üyelerinin toplandığı o alan gelir. Divan Meydanı yönetimin merkezidir. Divan Meydanı’nı geçer geçmez Bab’üs-Saade vardır. Saadet Kapısı, Mutluluk kapısı şeklinde çevirebiliriz…”

Sarayda Bir Namazgâh

İkinci avlunun, Divan Meydanı’nın girişinde hemen sağ tarafında bir namazgâh gözümüze ilişiyor:

“… Pek göze çarpmayan sessiz sedasız duran bir namazgâh, açık hava mescidi diyebileceğimiz kıble taşıyla, sarayda bulunan onca camiinin yanında namazgâh da unutulmamış. Bunlar tahtanidir bir de fevkâni olanı var, iki katlı olan yol boylarında. Kadırga’da bir örneği vardır, Esma Sultan Namazgâhı. Gölge yapsın diye çınar dikmişler ancak çınar sonra bütün bünyeyi kaplamış…”

Matbah-ı Âmire

Sıra Divan Meydanı’nın en sağında sıra sıra baca ve kubbeleriyle Matbah-ı Âmire’ye (Saray Mutfağı) geliyor. Bir rivayete göre saray nüfusunun 35.000’ne kadar çıktığını duyunca, saray mutfaklarında çalışan personel sayısının 1500 ile 5000 arasında olmasına şaşırmıyoruz. Çorbayı ve kahveyi höpürdetmeden içmenin ayıp olduğu, tek kaptan yemek yenildiği, sarayda sadece iki öğün yenildiği bir yemek kültürüne ne kadar yabancılaştığımızı da burada öğreniyoruz.

Soğuk Çeşme Sokağı

Kendisine Boğaziçi Üniversitesi tarafından onursal doktora unvanı verilen Çelik Gülersoy’un yeniden düzenleyerek yeni işlevler kazandırdığı Soğuk Çeşme Sokağı’na giriyoruz. 2-3 katlı Osmanlı evlerinin süslediği bu sokakta yine geçmişte kalan Hayat, 2 Tokmaklı Kapılar ve Dişkirası gibi değerler bize hatırlatılıyor:

Hayat

Eski evlerde Hayat vardır. Avlulu olan evlerde ev hayatının çoğu bu avluda geçtiğinden dolayı avluların etrafı yüksek duvarla çevrilidir. Yazları yemekler avluda pişirilir, çamaşırlar avluda yıkanır, ev halkı burada bir araya gelir bu nedenle avluya “hayat” denir. Avlunun bir kısmı taş parke ile kaplı iken bir kısmı topraktır ve buralarda çiçek yetiştirilir. Geniş avlular ise ağaçlandırılmıştır.

2 Tokmak

Söz Erzincan’ın Kemaliye ilçesinden açılıyor. İlçede hâlâ bazı evlerin dış kapısında iki ayrı tokmak bulunur. Gelen misafir erkek ise büyük tokmağı çalar. Tok ses çıkarır ve içeriden de kapıyı erkek açar. Gelen misafir bayan ise küçük tokmağı çalar. Tiz ses çıkarır ve bir bayan geldiği anlaşılır ve içeriden kapıyı bayan açar.

Diş Kirası

Diş kirası, misafirin zahmet edip gelerek evini şereflendirmesi karşılığında ev sahibinin misafirine verdiği bir küçük hediyeye verilen ad. Misafir ayni veya nakdi bir hediye ile uğurlanırmış. Son dönemlerde ramazanlarda daha çok uygulanmış ancak toplumdan elini eteğini çeken güzelliklerden, inceliklerden birisi oluvermiş.

***

Adını Van Gölü’ndeki Akdamar Adası’na ismini veren efsaneden alan Tamara Restaurant’ta öğle yemeğimizi yedikten ve soluklandıktan sonra Hipodrom’a dikilitaşların olduğu yere geçiyoruz ve Fahri Bey anlatmaya başlıyor:

Hipodrom

“… Bu meydan mutluluğun da meydanı, eğlencenin de meydanı, isyanın da, başkaldırın da, her şey burada gerçekleşiyor. Hatta Bizanslılara atfedilen bir söz var. Ayasofya Tanrı’ya, Magnum Palatium dediğimiz Saray İmparator’a, Hipodrom da halka aittir derler…”

Hipodrom yani atların koşturduğu meydan anlamına gelen Hipodroma kısaca At Meydanı denilmiş olduğunu belirten Fahri Bey geçmiş ile günümüz arasında bağlantılar kuruyor ve Formula 1 yarışları ile bu alanda yüzyıllarca önce gerçekleştirilen at arabaları yarışlarının benzerliğini vurguluyor. O dönemde Maviler ile Yeşiller arasında yaşanan rekabetten, Osmanlı’da Bamyacılar ve Lahanacılar arasında yaşanan rekabete ve oradan da günümüzde yaşanan Fener-Galatasaray rekabetine sözü getiriyor ve bu sportif müsabakaların siyasi bir hüviyet kazanabileceğine değiniyor.

“… 40 bin kişinin öldürüldüğü, kanının döküldüğü, bir isyan olan Nika Ayaklanması işte o maviler yeşiller rekabetinin siyasi bir çehreye bürünmesi sonucunda olmuştur. 3 gün 3 gece İstanbul yanmıştır. 3 gün 3 gece sonunda Justinyanus imparator kendisi şehri yeni baştan restore etmiş…”

Her ne kadar hava soğuk olsa da sıcak ve eğlenceli bir muhabbet ortamında geçen İstanbul gezimizin ilkini At Meydanı’nda noktaladık. Bu gezilerin devam etmesi temennisiyle, bu şehre daha fazla sahiplenmeye, şehre yönelik bilincimizi arttırmaya ve diri tutmaya devam edeceğiz.

 

Bahadır Sezegen