Anasayfa » HaberlerErhan Erken: Bizim Kültürümüzde Medeniyetle Şehrin Çok Büyük Bir İlişkisi Var
Erhan Erken: Bizim Kültürümüzde Medeniyetle Şehrin Çok Büyük Bir İlişkisi Var
1 Ocak 1970 - 00.00       

22 Nisan Çarşamba akşamı “Şehir ve Medeniyet” başlıklı online sohbetimizde Yayıncı Dr. Bekir Cantemir moderatörlüğünde BYV Kurucular Kurulu Üyesi, Medipol Üniversitesi Misafir Öğretim Üyesi Erhan Erken’i misafir ettik. Programda şehir ve medeniyet tasavvuru üzerine konuğumuzla kendi okumaları ve deneyimlemeleri üzerinden bir söyleşi yaptık.

Sohbetin ilk bölümünde Erhan Bey’in şehir ve medeniyetle ilgili kendi düşünce dünyasının nasıl şekillendiği, bu konudaki genel yaklaşımlarını ele alırken ikinci bölümde ise İstanbul’da doğup büyümesi hasebiyle İstanbul’un şehirsel gelişimine şahitliği ve şehirle olan ilişkisini ele aldık.

Moderatörümüz Dr. Bekir Cantemir, sohbetimizin başında hemen herkesin birçok mecrada şehir ve estetik konusunda büyük laflar söylemesine rağmen söylemler eyleme yani mekâna, bir şehre dönüştüğünde kimsenin tatmin olmadığı bir süreç yaşadığımıza dikkat çekti. Dr. Cantemir bu noktada devlet, karar vericiler, belediyeler, inşaatçılar gibi herhangi bir birimin suçlu ilan edilebileceğini ama sonuçta birlikte ürettiğimiz bu sürecin nereye evrildiğinin ele alınması gerektiğine vurgu yaptı. Ve şehir ve medeniyet arasındaki bağ var mıdır sorusunu sorarak konuğumuzun kendi düşünce sistematiğine göre cevaplamasını istedi.

ERHAN ERKEN: BİZİM KÜLTÜRÜMÜZDE MEDENİYETLE ŞEHRİN ÇOK BÜYÜK BİR İLİŞKİSİ VAR.

İnsanlık tarihi boyunca sorulan ve sorulmaya da devam edecek iki önemli soru olan insanoğlu nereden geliyor ve nereye gidecek sorularına dikkat çeken Erhan Erken, aslında hayatımızı şekillendirecek önemdeki bu soruların modern hayatın hızı içinde kaybolup gittiğine işaret etti. Erken şöyle devam etti:

“Bizler dinimizden, medeniyetimizden kaynaklı bir şekilde çok net bir şekilde vahye ve sünnete dayalı şekilde bir bakış açısı elde ediyoruz. Bu bakış açısına sahip insanda bir zihniyet oluşuyor. Ve bu şekilde oluşan bu bilinç sizde bir tasavvur oluşturuyor ve tüm hareketlerinizi etkiliyor. Yazarken, konuşurken bir ev inşa ederken bu zihniyete göre hareket ediyorsunuz. Yani bir nevi zihniyetinize göre etrafınıza nakşediyor, izler bırakıyorsunuz. Bu izler ve nakşetme faaliyeti topluluk halinde yaşayan insanlar arasında ortak bir bakış açısıyla meydana çıktığı zaman bir kültürel zemin oluşuyor ve medeniyet de belki bunun üzerinde birikiyor. Medeniyet bu şekilde bir iz bırakma toplamı. Bunun da en önemli bulunduğu yer şehir… Medeniyet şehirden yani Medine’den geliyor. Bizim kültürümüzde medeniyetle şehirin çok büyük bir ilişkisi var. Dolayısıyla zihniyet, hayata bakış ve duruş o şehrin oluşmasını sağlıyor.”

Moderatörümüzün “Yeryüzünü mamur etmede farklı insanların dinsel ve kültürel etkileşimleri var. Dünya tarihine baktığımızda bir Yunan, bir Roma şehrinden bahsedebiliyoruz. Bu anlamda şehirin inşası nasıl olmuş, eski şehirlerin oluşumu ne üzerinden gerçekleşmiş? “ sorusuna cevaben Erhan Erken şunları söyledi:

“Burada benim dikkatimi çeken birkaç tane yaklaşım var. Biri Sadettin Ökten Hoca’nın yazısında bahsettikleri… Önce diyor medeniyetler su kenarında, nehir kenarında oluşmuş. İnsanlar su kenarında toplaşmışlar diyor Sadettin Hoca… Şehirleri buralarda kurmuşlar ve medeniyetler nehir medeniyetleri olmuş. Sonra daha da açılmışlar deniz medeniyetleri oluşmuş. Daha da büyümüşler ve son dönemlerde okyanus medeniyetleri oluşmuş. Yani suyla bağlantılı bir şehir ve medeniyet tarifi var Sadettin Ökten’in… Davutoğlu da 2004 tarihli bir makalesinde, sonradan kitabına da aldığı değerlendirmede şehirleri kategorilere ayırıyor. Bir tanesinde “medeniyete öncü kurucu şehirler” ifadesi var. Buna örnek olarak Medine ve Roma’yı gösteriyor. Yani bunlar adeta medeniyet öncesinde o medeniyeti de kuran şehirler bazındadır. Bir de ikinci tanım olarak da “medeniyet tarafında kurulan şehirler” tanımı var. Buna Bağdat, Kurtuba, Paris, Londra, Pekin örnek gösteriliyor. Üçüncü tanımı da “medeniyet oluşumu sonrasında aktarılan ve taşınan şehirler”… Konya, Bursa, Saraybosna bu tanıma giriyor mesela… Bir dördüncü tanımında da “medeniyet dönüşümü sırasında önemini kaybeden şehirler” var. Buna en önemli örnek Selanik… Beşinci unsur da “farklı medeniyetleri oluşturan buluşturan ve dönüştüren şehirler”… Bunlar da Kudüs, Kahire ve İstanbul… Bunlar hakikaten birçok şeyi bir araya getirmiş. Mesela İstanbul bir nevi Medine’nin kardeş şehri olarak algılanırken, aynı zamanda Roma da var bu şehirde… Burada bir ilginç olan şey de Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u fethettiği zaman hem Kayzer-i Rum unvanını, hem Halife-i Müslimin unvanını hem de Hakan-ı Türk unvanını kullanması… Yani bütün farklı unsurları da içselleştirmiş. Şehri de bence bu anlayışına göre kurmuş.”

ERKEN: ECDADIMIZ VAKIF KÜLTÜRÜNÜ ÇOK İYİ İŞLEMİŞ.

Dr. Cantemir’in konuğumuza külliye merkezli bir şehrin nasıl kurulacağı ve merkezinde bir külliyenin olması, bir caminin olmasının bir şehrin hayatının düzenlenmesi açısından ne gibi bir önem taşıdığı sorularına ise Erken şöyle cevapladı:

“Fatih İstanbul’u fethettiğinde nüfusun aşağı yukarı 50 bin civarında hane sayısının da 15 bin civarında olduğu tahmin ediliyor. Kısa dönemde nüfus 100 bine çıkıyor. Fatih, vakfiyesinde şehri yeniden inşa etmemiz lazım ama orada yaşayan insanların da kalplerini abat etmemiz lazım diyor. Benim İstanbul’la ilgili şöyle bir bakış açım var.  Bu şehir bizim için -boğazı ne kadar güzel, erguvanlar enfes, suları bereketli, Karadeniz’e akıp giden denizindeki balıkları lezzetlidir- gibi tamamen güzelliklerin olduğu ve eski güzelliklerinin köpürtülerek anlatıldığı bir şehir olduğu için mi önemli?  Yoksa bir dönem bizim dedelerimizin, onların da büyüklerinin burada zihniyetlerine bağlı olarak inşa ettikleri, nakşettikleri, oluşturdukları bir şehir olduğu için mi önemli? Bu konu benim çok ilgimi çekiyor. Ben bu şehirde doğdum, büyüdüm ve yaşıyorum. Dedelerimiz nasıl bu şehirde bir zihniyet çerçevesinde iz bırakıp eserler oluşturdularsa ve bunlar hayranlıkla izliyorsak biz bugünden yarına nasıl bir iz bırakacağız ve nasıl bir nakış yapacağız veya yapmalıyız? Ben kendime bu soruyu soruyorum. Bu soruyu sorarken de şehre hep o gözle bakıyorum. Diyorum ki bu insanlar hangi formülle bu şehri abat etmişler? Burada da en kilit noktalardan birisi esasında bu vakıf kültürüdür. Yani bu insanlar işin merkezine dini koyuyorlar esasında… Tartışabiliriz, dinden saptıkları noktalar, yanlış uygulamalar olabilir, insanlar hatalar yapmışlardır mutlaka. Ama işin merkezine dini koymuşlar, ben öyle görüyorum. Vakıf kültürünü çok iyi işlemişler. Bunu da dine dayandırmışlar. İnsanlar öldüğünde üç zümrenin amel defteri açık kalıyor. Bunlar hayırlı bir evlat bırakanlar, bir ilim geleneği oluşturanlar bir de sadakayı cariye yapanlar… Benim gördüğüm kadarıyla vakıf sadakayı cariye kısmına tam oturan bir şey. Kendinden bir malı ayırıp vakfediyorsun ve kıyamete kadar oradaki insanlar bundan faydalandıkça sana da sevap yazıyor. Bunun peşinden koşmuş ecdadımız… Bunu yaparken de cami ve külliye merkezli bir şehir amaçlamışlar. Bizim medeniyetimizin oluşturduğu şehir ve mahalle tipine baktığımızda merkezde cami ve külliye vardır. Cami ortada olan düzende evleri ona göre düzenlemiş ve muhakkak ilimle alakalı bir mekân, mesela bir sıbyan mektebi koymuş. İstanbul’da ciddi bir külliye kültürü var. Yani bu cami merkezli, ama muhakkak yanında çarşısının, sosyal hayatının olduğu külliye ve bunun etrafında genişten dara doğru giden bir mahalle ve şehir şekli… Uzaklaştıkça da şehrin uzak noktalarında da daha dar sokaklar ve belli yerlerde de çıkmaz sokakların olduğu bir mahalle anlayışı… Çıkmaz sokaklar daha fazla mahremiyeti temsil ediyor. Böyle bir kurgu yapmışlar. Şehri böyle şenlendirmişler benim gördüğüm kadarıyla. Bu bir bakış açısıdır. Biz bugün yaparsak ne yapabiliriz? Bunu düşündüğümüzde şehirlerimizde ibadethane etrafında bir kurgu anlayışı yok. Biz Müslümanların kurduğu mahalleler, şehirler var ama Süleymaniye gibi külliyenin etrafında oluşmuş bir şehir değil? Belki postmodern bir şehir, bir merkez etrafında kurulmamış öyle de diyebiliriz ama eskiye baktığınızda bu vakıf düşüncesi ve külliye anlayışı ilginç geliyor. O gözle bakıyorum. Bugün bize bir şehir yap deseler neyin etrafında döndürürüz bu ciddi bir soru işaretidir.”

Dr. Bekir Cantemir konuğumuz Erhan Erken’e şu soruyu da yöneltti: “Evrensel bir tarih okuması yapacak olursak bizim o şehrimizin esnaf ahlakından konuşsak, ahilik, fütüvvet geleneğinden bahsetsek. Şimdi aynı şehirlerimiz ve çarşılarımız duruyor ama o zaman ki ticari ahlakı sürdüremiyorsak bina yaparken de sürdüremeyiz. Buradaki düşünceniz nedir?

Bu noktada Erken’in verdiği çarpıcı yanıtta Ahilik geleneğimizin tezgâhından geçen insanlara verdiği sağlam temelleri hatırlamış olduk. Şöyle diyor Erken:

“Ben şöyle bakıyorum, bir bilgi insanlığa geldiyse bunun muhakkak bir tarafında vahiy vardır. Sonradan bunlar çarpıtılmış. İnsanlık tarihi içinde farklı farklı dinlerde farklı farklı coğrafyalarda bir güzel uygulama gördüğüm zaman bunun kökü bir yerden mutlaka vahye ve Rabbilalemin’in insana öğrettiği bir şeye dayanıyor diyorum. Ama öyle ki sonradan bozmuş olabilirler onu. Biz son peygamberin ümmeti olduğumuz için en doğrusuna vâkıf olduğumuzu düşünüyoruz ama farklı farklı yerlerde ve geleneklerde halen güzellikler var. Ama bizim ecdadımız bir dönem bunu iyi uygulamış diye görüyorum. Esnaf kültüründe ahilik geleneğinde insanın üç şeyi açık üç şeyi de kapalı olması lazımdır. Eli açık olacak, kapısı açık olacak, sofrası açık olacak. Yani cömert, konuksever, diğerkâm olman lazım, kendinden çok başkasını düşüneceksin. Üç şeyin kapalı olacak. Gözün kapalı olacak, ırzın kapalı olacak ve dilin kapalı olacak. Yani ayıpları örteceksin, Hududullaha dikkat edeceksin ve dedikodu yapmayacak, laf taşımayacaksın.   Ahilikteki bu nokta sistemin önemli bir noktasıdır. İş yaparken de mutlaka değer bazlı bir iş yapacaksın. Mesela Ahiliğin arka tarafında fütüvvetname kültürü var. Bunlara baktığınızda yedi yüzün üzerinde ahlaki kural geçiyor. Bunun yüz yirmi civarını Ahilikte kullanmışlar. Yamaklıktan ustalığa 12 yıllık eğitim süresince hem mesleki bir ehliyet sahibi olunuyor hem de ahlaki bir ehliyet sahibi olunuyor. Muhakkak Allah kelamıyla gününe başlanıyor ve yine onunla gününü bitiriliyor. Yaptığın iş hem iş hem ibadet, hepsi iç içe… Ve sen gününü bitirdiğin zaman akşam senin loncanın bir tekkesi var oraya gidiyorsun. Sadettin Ökten Hoca bunu “Bizim kültürümüzde cami uyarıcıdır, tekke de müjdeleyicidir.” diye tanımlıyor. Caminin uyarıcı yönü fazla, müjdeleyici yanı daha azdır. Tekkeninse uyarıcı yönü az, müjdeleyici yönü fazladır. Biz tekkeyi ortadan kaldırdıktan sonra sadece uyarıcı yönü olan bir sistem ortaya çıktı. Osmanlı’ya bakıldığında hem işini yapıyorsun hem de akşam tekkeye gidip ruhi terbiyeni alıyorsun. Ahilikte dinle hayatın iç içe olduğu bir yapı görüyorum ben, çok kontrollü bir yapı bu. Şimdi de belki bu sanayileşmenin, modernleşmenin içinde Ahilik benzeri bir yapıyı koyabiliriz. Bu tartışılabilir. Ama oradaki cami merkezli yapıyı uyarıcı ve müjdeleyici bir zihniyeti de koyacak mıyız? Ben Ahilikte bunu görüyorum. Şehrin oluşumunda, esnaflığın oluşumunda, eğitimin oluşumunda da bu var. “

ERKEN: BİZİM HAKİKATEN ALLAH’TAN KORKAN, NİTELİKLİ, BİRİKİMLİ, DERDİ OLAN İNSAN ÜRETMEMİZ LAZIM, GÜÇLÜ İNSAN ÜRETMEMİZ LAZIM.

Sohbetimizin ilerleyen bölümlerinde köken olarak Rumelili de olsa İstanbul’da doğup büyüyen konuğumuzla kendisinin İstanbul’un şehirsel gelişimine şahitliği, şehirle olan ilişkisini konuştuk. Erhan Erken Bey şehrin önemli tarihi ve doğal mekânlarına ecdadımızın anlayışını düşünerek baktığında dikkatini çekenleri bizlerle paylaşmasının yanı sıra gördüklerimizden bugüne dair neler alabiliriz tefekkürü noktasında bize bir çerçeve de çizdi.

Katılımcılarımızdan gelen soruları da yanıtlayan Erken son olarak şunları kaydetti: “İş geliyor insanda düğümleniyor. Bizim hakikaten Allah’tan korkan, nitelikli, birikimli, derdi olan insan üretmemiz lazım, güçlü insan üretmemiz lazım. Hayalimiz geniş olacak, bir medeniyet tasavvurumuz olacak. Bunu dünyaya uygulamakla ilgili bir derdimiz, iz bırakmakla ilgili bir derdimiz olacak. Meydanı kötü niyetlilere bırakmayacağız. Geçmişten doğru ne varsa alacak, dünyada etrafında doğru ne varsa bakıp alacak ve bu dünyada bir iz bırakma derdinde olacağız. Hayra motor şerre fren olacağız. Şehir nereden nereye geldi, biz nereye getiririz, ne nakşedebiliriz, ne gibi izler bırakabiliriz diye düşünmeliyiz. Bence bizim şu anda en büyük imtihanımız budur.”