Anasayfa » Haberler » Yönetim Kültürü Etkinlikleri » Divan Sohbetleri » HaberlerDuvarların Ötesi ve Değişen Dünyayı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan İle Divan Sohbeti’nde Konuştuk
Duvarların Ötesi ve Değişen Dünyayı Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan İle Divan Sohbeti’nde Konuştuk
10 Aralık 2019       

8 Aralık Pazar günü uzun bir aranın ardından düzenlediğimiz “Duvarların Ötesi ve Değişen Dünya” başlıklı Divan Sohbeti’nde Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı ve Politik Psikoloji Merkezi Müdürü Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’ı misafir ettik. İTO Cemile Sultan Korusu’nda mezun ve mensuplarımızın yoğun ilgisiyle düzenlenen programda Arıboğan, 2017 yılında yazmış olduğu Duvar isimli kitabı çerçevesinde hızla değişen küresel paradigmayı akıcı bir sohbetle ele aldı.

Mikrofonu değerli konuğumuza bırakmadan önce sözü alan Mütevelli Heyeti Başkanımız Bahattin Aydın mensuplarımızın teveccühüyle uzun yıllardır devam eden Divan Sohbetlerimize değindi. “Türkiye ve dünyada bir sürü gelişme oluyor. Globalleşme, dijitalleşme denilirken bir taraftan da sınırlarda duvarlar örülen dünya çok farklı bir noktaya doğru gidiyor. Tüm bunların ülkemize yansımaları olduğu muhakkak… Dolayısıyla bugün bu gelişmeleri özgün, tarafsız bakış açısıyla yorumlayacak değerli bir isimle siz mensuplarımızı buluşturmak istedik. “ diyen Aydın sözü konuğumuz Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan’a bıraktı.

Arıboğan’ın Duvar isimli kitabı 2017 yılında yayınlandığında 65 ülke sınır duvarları inşa ederken bugün gelinen noktada 77 ülke sınır duvarlarını ya inşa ediyor ya da bunun kararını almış durumdadır. Konuşmasına buna dikkat çekerek başlayan Prof. Arıboğan, ülkelerin artık bir takım problem ve tehditlerden endişe edip kendilerini güvende hissetmediğini, dünyanın bu sebeple o eski küreselleşme rüzgârlarının estiği, herkesin umut ve mutlulukla dolu olduğu yıllardan farklı bir düzene doğru girdiğini ifade etti.

ARIBOĞAN: DÜNYAYA BAKIŞ AÇIMIZ, HİSSETTİKLERİMİZ DEĞİŞİYOR

“Kendimizi güvende hissetmiyoruz. Peki, bunun sebepleri nedir? Neden kendimizi güvensiz hissediyoruz? Çeşitli platformlarda dünyada insanların artık kendini daha güvensiz hissettiği ve daha karamsar olduğu söyleniyor. Ama rakamlara terör nedeniyle hayatını kaybeden insan sayısı, savaşlar nedeniyle hayatını kaybeden insan sayısı, savaş sayısı, sağlık problemleri nedeniyle ölümler, yaş ortalaması açısından bakıldığında bundan 40-50 yıl öncesine göre dünyanın daha iyi olduğunu görülüyor. Şu anda içinde yaşadığımız ortamın bize daha kötü karamsar bir ruh haliyle gelmesinin en önemli sebebi aslında psikolojik alt yapımızdır. Dünyaya bakış açımız, hissettiklerimiz değişiyor.” diyen Arıboğan, 2017 yılındaki Dünya Ekonomik Forumu’na katılan şu anda dünyanın en büyük kapitalist pazarını kurmakla meşgul olan Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in konuşmasından hareketle endüstri devrimi ve sonrasının ortaya çıkardığı büyük dönüşümü ifade ettiği sözlerine şöyle devam etti:

“Endüstri devriminin bütün o dönüştürücü ve travmatize edici, her şeyin ayakların altından kaydığı ruh durumuyla insanların köyden kentlere göçmesi, büyük şehirlerin kurulması, fabrika tarzı üretime geçildiği için yaşanan üretim patlaması, gemi yolculuğu sürelerinin azalması, bu sayede milyonların Amerika’ya akması söz konusuydu. Amerika’nın keşfinden 1860’lı yıllara kadar 300 bin kadar insan buraya göç etmişti. 1900’lerin başında göç eden insan sayısı 1 milyona çıkmış, 1920’lere doğru ise 50 milyona ulaşmıştı. Bu büyük bir kültürel harmanlanma, büyük bir dönüşüm anlamına geliyordu. Çünkü karşılaşılan topraklarda ortaya çıkan değerler, ilk defa tanışılan ürünler, büyük bir gıda çeşitliliği, insanların mobil hale gelmesi büyük bir karmaşanın hüküm sürmesi anlamına geliyordu.

Tüm bunların ortaya çıkardığı şey 20’nci yüzyıl boyunca yaşanmış olan iki büyük savaştı. Bu iki büyük savaş aslında bu yüzyılın dünyanın en tahripkâr yüzyılı olarak ilan edilmesine yeterliydi. Bunun yanında dünya üzerinde çok fazla etnik çatışmalar, ideolojik konsolidasyonlar, rejim tahkim projeleri, mezhepsel, bölgesel çatışmalar vardı. Ve 200 milyon insan 20’nci yüzyıl boyunca sadece siyasi nedenlerle hayatını kaybetmiştir. Tarihin gelmiş geçmiş en tahripkâr yüzyılından söz ediyoruz. Bizler her ne kadar geçmişi güzel yıllar olarak ansak da aslında hiç de güzel yıllar olmadığı bir gerçektir.

Muazzam bir değişim döneminde yaşıyoruz. Bizler yaş itibariyle bir tarım toplumunun içine doğduk. O yıllarda ülkemizin ürettiği hiçbir şey yoktu. Sınavlarda ülkemizdeki şeker fabrikalarının yeri sorulurdu. O zamanlarda bizim tek hayalimiz Türkiye’yi bir sanayii ülkesi haline getirmekti. Bizler tarım toplumuna doğduk, sanayi toplumunda büyüdük ve sanayi sonrası topluma zorunlu geçiş yaptık.

ARIBOĞAN: BİZ POLİTİKA ÜRETİR HALE GELDİK AMA POLİTİKAYI SATMA BÖLÜMÜNDE TIKANIP KALDIK.

Tarım toplumunda su Allah’ın suyudur ve bedavadır. Kaynaktan güğümü doldurup eve götürüp kullanırız. Sanayi toplumunda tankerlerin kaynağından taşıması ile suyun işçilerin çalıştığı fabrikalarda hijyenik şartlarda üretilmesi, şişelenip kapaklanması ve sonunda market ve bakkallara dağıtılması söz konusudur. Artık su metalaşmıştır. Burada kapital, emek, enerji sarfiyatı vs. vardır. Su sanayi sonrası aşamaya geçtiği anda ise başka katkılarla donanır. Teknolojik inovasyon girer içine ve o su çilekli su, gazlı su, performans artırıcı su olur. Bunun üzerine bir de marka konur, su, su olmaktan çıkar, artık sosyal bir statü haline gelir. Sanayi sonrasının özelliği şudur; sanayi toplumunda 1 liraya satılan suyun sanayi sonrası toplumunda 11 liraya satılabilmesi için bunu alacak kitleyi üretmek. Esas şey, hepimiz açısından baktığımızda geçerli olan sanayi sonrası üretilen şey insandır “tüketicidir”. Bu öyle bir hale geliyor ki artık insanın bedeni üzerinde totaliter bir egemenlik kuruluyor. İdeal kilo, ideal beslenme, giyim kuşam modası üzerinden insanın aptallaştığını görmesini engelleyecek şekilde de kitleselleştirerek bir takım ürünler satmak… İşte sanayi sonrasının özelliği budur. Türkiye bunları çok tattıramadı. Yani ürettiğimiz politikaların bile dış dünya tarafından doğru algılanması içselleştirilmesi aslında buna bağlıdır. Biz politika üretir hale geldik ama politikayı satma bölümünde tıkanıp kaldık. Hangi dille konuşacağız, hangi kavramları kullanacağız? Yurt dışına gittiğimizde karşı tarafın diliyle konuşmayı öğrenmek politikayı satışın ön koşuludur.

3’üncü dönemi de yakaladık, hadi atlattık derken 4’üncü devrim Endüstri 4.0 da arkasından geldi. Kimilerine göre insan uygarlığının sonu (Stephan Hawking), homosapiensin biteceği, robosapiensin devam edeceği, yapay zekâdan süper yapay zekâya geçişin olağanüstü sonuçları olacağı, kontrol edilemez bilgisayarların üretileceği düşünülen noktada yani büyük bir sıçrama noktasındayız. Bu sıçrama noktasında hayatımız yeniden ayaklarımız altındn kayacak. Peki, biz ne yapacağız? On binlerce yıllık bir dönüşümün tek bir insan nesline sıkıştırıldığı bir dönemden söz ediyoruz.  Bu çok ağır bir travmadır. Ve ilk defa sahip olduğumuz deneyimler, bugüne kadar edindiğimiz itibar, prestijimiz, ürettiğimiz şeylerin hepsi anlamsızlaşmak riskiyle karşı karşıya. Bambaşka bir yaşamın hayatımıza dozerlerle girmesi söz konusu!

Duvarlı dünyayı bizim nesil yaratıyor. Gençler duvarların yıkılmasından yana, küreselleşmeden yana. Zamanın geçmesinden ve kendilerini öne çıkarmasından yana. Gençler bizim yönetimimizden bıkmış durumdalar. Bu sebeple bizim nesil zamanı durdurmaya çalışıyor. Bunu yaparken siyaseten daha muhafazakar, daha tutucu, kollayıcı gibi görünen daha otoriter rejimlere ciddi bir destek veriyoruz. Bir jenerasyon sorunu ortaya çıkıyor. Bu, sorunun sosyolojik ve yapısal boyutudur.

Dünyaya küreselleşmeyi yayan 200 küsur yıllık Amerika, barış adına müdahaleler yapan Amerika şu an başındaki karikatür gibi bir figür olan Trump ile adeta gizli yüzünü ortaya koyuyor. Dünyanın ruhu değişti. 1987’de Ronald Reagan’ın Berlin’de yaptığı konuşmadaki “yıkın bu duvarı” talimatı, şimdilerde yerini Trump’ın “duvar korur” söylemine bıraktı. ‘Sınırları olmayan dünya’ kavramı çoktan tarihe gömüldü bile.

Trump tek başına değerlendirilmemelidir. Onun bir politikanın sembolik bir temsilcisi olduğunun görülmesi gerekiyor. Dünya dengeleri kayıyor. Dünya dengesi Pasifik’e doğru kayıyor. Pasifik Okyanusu’na kayan denge Napolyon’un deyimiyle ejderhanın uykusundan uyandığı dengedir ve bu bütün dünyayı yangın yerine döndürür. Bu özellikle Çin’in ekonomik yayılması dünyadaki eski dengeleri asla yerinde bırakmayacağı iddiasından kaynaklanıyor. Çünkü Çinliler 1800’lerin ortalarından itibaren çok ağır baskı altında tutulduğu, kendilerinin şu an “utanç yüzyılı” olarak tanımladığı 100 yıl süren bir düzenin uykusundan uyandıklarına inanıyorlar. Politik psikoloji açısından çok önemli bir nokta geçmişin asla geçmediğidir. Çin’i şu anda atak, saldırgan duruma geçiren şeylerden biri 100 yıldır uğradığı bu ağır aşağılanma ve travmatize edilmiş yenilgi duygusudur.

Slobodan Miloşeviç 1989 yılında yani Kosova Savaşı’nın 600’üncü yılında Kosova meydanına 1 milyondan fazla Sırp’a hitaben yaptığı konuşmada o savaşın intikamını alacaklarını söyledi.  Onun bir daha asla Müslümanları bu topraklara sokmayacağız demesi Bosna ve Kosova savaşlarının ağır kolektif katliamlarının sebebi olarak 600 yıl önceki kasada kilitli mevzuyu çıkarması tüm Sırpları tetiklemeyi başardı. Bu sebepten hiçbir şey unutulmaz. Her şey kolektif hafızaya gömülür. Türkiye açısından bakarsak bu İstanbul’un fethi açısından da böyledir. Çin’in bugün ekonomik olarak bu kadar agresif yayılmasının arkasında da bu kolektif hafıza vardır. Dünyanın dengesini bozan şeylerde biri de budur. Çin dünyanın en otoriter rejimlerinden birine sahip, dünyanın en muhteşem duvarlarından birine, Çin Seddi’ne sahip… Çin bugünse herkese duvarları yıkın diyor. Gümrük duvarlarını, ticaret duvarlarını yıkın, psikolojik, siyasi, askeri duvarları yıkın diyor. Çin şu an en büyük tehlike olarak görülüyor.

Çin’in ekonomik yayılmacılığına, Rusya’nın şu an tarihindeki en şiddetli askeri yayılma süreci içinde olmasına değinen Prof. Dr. Deniz Ülke Arıboğan konuşmasında bir başka önemli mesele olan küreselleşme meselesini de şu sözlerle ele aldı:

“1980’li yılların sonuna doğru çok ortaya çıkmış bir kavram olan küreselleşme, devlet olmayan aktörler tarafından üretilmiş bir projeydi. Küresel köy, sınırların geçirgenliği söylemleri popüler oldu. Küreselleşme sürecinin bagajında taşıdığı en önemli ideoloji özgürlük ve demokrasiydi. Yapılmaya çalışılan devletin merkezi otoritesini mümkün olduğu kadar sınırlandırılması, küçültülmesi, ekonominin sivil alana bırakılması, her şey demokrasi ve insan haklarına uygun olması gibi bir takım çok güçlü davaların arkasına gizlenmiş politik argümanlardı. Bu ideolojilerin en büyük destekçileri George Soros gibi büyük finans kapitale sahip kimselerdi. Reel ekonomiden kopuk büyük bir para dünya siyasetlerini etkilemeye, seçim kampanyalarına girmeye, tamamen kendi önünü açacak donanımları kurgulamaya başladı.

ARIBOĞAN: DÜNYA ÜZERİNDE DEVLET TARAFINDAN YÖNETİLEN BİR KAPİTALİST DÜZEN HÂKİM OLMAYA BAŞLADI.

Ancak 2001 yılı 11 Eylül’ü ile dünya üzerindeki askeri harcamaların çok kısa sürede hızlı bir yükselişe geçti. Bu şu demekti; eğitime, sağlığa, turizme aktardığımız paraları artık askeri endüstriyel kompleksin damarlarına pompalayacağız. Askeri endüstriyel kompleks sektörler dediğimiz sektörler devletle birlikte iç içe çalışır, devletten kopuk sektörler değildir bunlar. Bütün enerji lobileri, silah şirketleri devletle birlikte çalışır. Ve bunlar devlet merkezli siyasi yapıları destekleyecek şekilde güvenlik endişesini bütün dünyaya pompaladılar. Soğuk savaş sonrası El-Kaide üzerinden sonra da İŞİD üzerinden ciddi bir korku yaratıldı. İslam dünyası çok büyük bir şeytan olarak gösterildi. Buna karşı silahlanmak, 1000 yıllık kolektif hafızaları canlandırdı. Böyle bir dönemin içinde dünya 11 Eylül sonrası kendi öcüsünü yarattı, silahlanma harcamaları zıpladı. Finansal ekonomi dediğimiz şeye 2008 krizi de patlak verince devletin müdahalesi şart oldu. Bu siyasi yapıların kendi burjuvalarını yaratmasını doğurdu. Bir güç kayması yaşandı. Dünya üzerinde devlet tarafından yönetilen bir kapitalist düzen hâkim olmaya başladı. Devletin ekonomik düzenin tam içinde olması demekti bu… Devlet çok yakın bir zamanda ana istihdam sağlayıcı da olacaktır.  Zira robotlar hayatımıza girdikten sonra ortaya çıkacak düzende insanlar ne yapacak? Bu durumda yaşamamız için devlet bize iş sağlayacak.

Merkez devlet otoriteleri çok güçlü hale geldi. Bu ne demek? Bundan sonra artık duvarlar küreselleşmeye karşı da, onun bagajında taşıdığı ideolojiye karşı da dikiliyor demek. Ve yani bundan sonra küresel bir düzenden değil devletlerarası bir düzenden söz edeceğiz demektir. Üstelik bu devletlerin de kendi temsilcileri olacak. Hatta Amerika ve Rusya diye değil Trump, Putin diye Erdoğan, Merkel diye konuşuyoruz. Liderlerin bireysel tercihlerinin dünya siyasetinde bu kadar etkili olduğu herhangi bir dönem yoktu herhalde. Belki ortaçağ karanlıkları gibi bir düzene benzer, bağlarını korumak için milliyetçi, devletçi değerlere aşırı değer veren teşvik eden düzenlerin oluştuğu bir dünyaya doğru gidiyoruz. Velhasıl bu duvarlı dünyayı inşa ettik,  ama koşullarımız vardı bunun için. Bunların ortaya çıkışı için özellikle Batı dünyasında ortaya çıkan bu duvarlı, sınırlayıcı bu dünya için hakikaten yeterli risk ve tehdit olduğunu söyleyebiliriz. Ama hiçbir şekilde bir tez anti tezini yaratmadan bitmez. Bu tezin antitezi şu an sokaklarda iklim değişikliği, yolsuzluklar, çürüme nedeniyle yürüyen özellikle de genç nüfusun tetiklendiği sokak hareketleri var. Lübnan, Şili gibi benzer yerde bunları göreceksiniz. Çok kuvvetli davalar göreceğiz. Yani önü alınamayacak davalar göreceğiz. Ancak iklim değişikliği vs. gibi davaların arkasında politik olarak gizlenmiş ne büyük politik mücadeleler var bunları da göz ardı etmeden yönetmeyi bilmek lazım.”

“Duvarların Ötesi ve Değişen Dünya” başlıklı Divan Sohbetimizde değişen küresel paradigmayı akıcı bir dille ve disiplinler arası bir yaklaşımla ele alan Arıboğan, konuşmasının ardından katılımcılardan gelen soruları da cevapladı. Program sonunda değerli konuşmacımıza Vakıf Başkanımız Bahattin Aydın tarafından Hattat Mahmut Şahin’in ketebe koyduğu celi sülüs bir elif levhası takdim edildi.

Programımıza İstanbul’dan olduğu kadar şehir dışından katılımlar da söz konusu oldu. Divan Sohbetimize Adana’dan vakfımızın hamilerinden Çomu Ailesi de iştirak etti. Sohbet sonrasında Vakıf Müdürümüz İbrahim Ethem Gören, Hüseyin Nuri-Vildan Çomu’ya Vildan Çomu’nun, Cumhuriyet döneminin önde gelen kadın hattatlarından (halası) hattat Adile Nükhet Hanım’ın celi sülüs bir hadis-i şerif levhasını takdim etti.