Anasayfa » DuyurularDivan’da Türkiye ve Dünya ekonomisi konuşuldu.
Divan’da Türkiye ve Dünya ekonomisi konuşuldu.
23 Mayıs 2008       
"Türkiye ve Dünya ekonomisinde neler oluyor?"
BYV Divan Sohbetleri-III/11 Mayıs 2008 Pazar/Mabeyin Restaurant-Kısıklı
 
Yöneten: Haluk Dortluoğlu
BYV Mütevelli Heyeti Başkan Vekili
Sunum: Prof. Dr. Özer Ertuna
BÜ Öğretim Üyesi
 
 
Türkiye ve Dünya ekonomisinde neler oluyor?
 
Haluk Dortluoğlu
Arkadaşlar hoş geldiniz. Yeni bir Divan programında sizlerle birlikteyiz. Bugün yanımızda değerli bir hocamız var, hepimizin tanıdığı biri olan Prof. Dr. Prof. Dr. Özer Ertuna.
 
Hocamız hem birikimleriyle hem de kafamızın açık olmadığı konularda bize verdiği değerli görüşleriyle destek olmuştu. Muhtemelen hocam hatırlamaz. BÜ’den mezuniyetimden önce kariyer planlarımla ilgili olarak görüşünü almak üzere Özer Hocamızı ziyaret etmiştim. O dönemde önümde iki alternatif vardı. Altın Borsası ya da Arthur Andersen. Hocam yeni fırsatlar getireceği düşüncesiyle, “Altın Borsa”sını tavsiye etmiş, beni Altın Borsasına yönlendirmişti. Ama nedense Arthur Andersen’da karar kıldım. Bazen düşünürüm iyimi yaptım diye..
 
Şu anda dünyada bir krizden söz ediliyor. ABD’de “subprime mortgage” furyası ardından gelen bir kriz bu. Bu krizin tüm dünyaya olduğu gibi Türkiye’ye de yansımaları oluyor. Diğer taraftan emtia fiyatları yükseliyor. Türkiye ekonomisinin riski artıyor.
 
Aslında Türkiye son dönemde istikrarlı bir süreç yakalanmıştı, sonrasında maalesef bu istikrarlı dönemi belirsizlik içeren bir döneme çevirdik. İnşallah bu dönemde hayırlı olur, çünkü bazen şer görünen şeylerin ardından hayır da gelebilir. Bu krizden daha güçlü bir şekilde çıkabiliriz.
 
Şimdi sözü hocamıza bırakıyorum.
 
Prof. Dr. Prof. Dr. Özer Ertuna
Bugün rekabetin çok yüksek olduğu bir gün; bir taraftan Formula 1 var; diğer tarafta anneler günü… Anneler ve eşler çok önemli. Böyle bir günde fedakârlık yaparak bu toplantıya geldiniz.
Bunu önemsiyorum. Aranızda bulunmaktan gayet mutluyum. Vakıf çalışmalarınızı inceledim. Eğitime destek sağlıyorsunuz. Bu çok önemli. Ben de sizler gibi eğitime yatırım yapıyorum, vakfediyorum.
 
Arkadaşlar hemen herkesin geçmişi o andaki düşünce yapısını etkiler. Ben bu toplantıda bazı konulardaki; ekonomik meseleler üzerine görüşlerimi söyleyeceğim. Sizlerle dertlerimi paylaşacağım. Bunlar benim doğru olarak gördüğüm, tesbit ettiğim hususlardır. Konuşacaklarımın tam aksini de düşünebilirsiniz, tam tersini de yapabilirsiniz.
 
Bakınız Haluk Bey mezuniyet öncesinde bizi dinlememiş, Altın Borsası’na gitmemiş, hayırlı da olmuş.
 
Geçmişte üniversite hocalığımın yanında Sümer Holding’te yönetim kurulu başkanlığı yaptım. 1994 yılında yaşanan ekonomik krizden önce 3 sene boyunca Başbakan Başdanışmanlığı hizmetinde bulundum. 1993 yılında kriz “geliyorum” diyordu. 15 Aralık 1993’te hükümete “Türkiye krize giriyor tedbir almalısınız” dedim. Uyarılarım dikkate alınmayınca da bu görevden istifa ettim. Sonrasında 94 krizi oldu.
 
Arkadaşlar, 2005 yılından bugüne kadar kapitalizm son direnişini ortaya koyuyor. Bu konulara Türk Ekonomisinin Kayıp Yılları 1995-2005 ve Yeni Yüzyılın Eşiğinde Türkiye Ekonomisi isimli kitaplarımda değindim.
 
Arkadaşlar, Türkiye potansiyeli çok büyük bir ülke. Lakin ülke yöneticileri bu potansiyelin farkında değil. Maalesef Türkiye bu potansiyeli başkalarının çıkarlarına hizmet etmek amacıyla kullanıyor. AB sürecinde yakın dönemde pek çok kanun çıkartıldı. Bu kanunlar ülke insanının çıkarlarına hizmet etmiyor. AB ve ABD, Türkiye’nin potansiyelini kendi lehine kullanmaması için elini-ayağını bağlamakla meşgul.
 
Türkiye şu sıralar IMF ile 19’uncu stand-by anlaşmasını yapmakla meşgul. Stand-by anlaşmalarında ülke insanının refahı kısılıyor. En çok da eğitim ve sağlık harcama kalemlerinden kısıtlamaya gidiliyor.
 
Arkadaşlar 2 yıldır üniversitelere personel alınmıyor. Personelin maaşları göreceli olarak düşürülüyor. Buna mukabil tüketim mallarının fiyatları artıyor. Son dönemde elektrik fiyatları inanılmaz derecede arttı.
 
Türkiye’nin AB ile ilişkilerinde sorunlar var. Her fırsatta AB Türkiye’ye “düş yakamdan!” diyor. Biz hâlâ peşlerinden koşuyoruz.
 
Arkadaşlar, korktuğum bir şey var. Geçmişten hiç ders almıyoruz. 1994 krizinden ders alınsaydı 2001 krizi yaşanmazdı. Geçmişten ders alınmadığı için 2001 krizi yaşandı. Bugün de geçmişten ders aldığımız söylenemez. Şu anda ekonomimizde 1994 krizininkine benzeyen yapısal tablolar var.
 
Türkiye, dünyadaki ekonomik bunalım belirtilerini maske olarak kullanarak ekonomideki başarısızlıklarını örtmeye çalışıyor. Ben işte bundan korkuyorum.
 
Mortgage krizi, mortgage krizi… Bir defa krizin ismi bile bunalımlı. Türkçemizi ne hale getiriyoruz, mortgage yazıp, “morgıç” şeklinde okuyoruz. Aslında “ipotek” demek. Niye bu kelimeyi kullanmayalım?
 
Bu kriz 2000 yılından beri var; yeni bir vakıa değil. Asıl önemli olan bu krizin arka planını görmektir. ABD ekonomisinde uzun zamandan beri durgunluk belirtileri var. Bu türden şeyleri maske olarak kullanmamak lazımdır.
 
Peki, Türkiye ekonomisinde neler oluyor? Ben rakamlar vereceğim. Değerlendirmeleri size bırakıyorum. Çok iyi bir şekilde değerlendirebilirsiniz, bunu biliyorum. Ben, rakamlarla durumu tarafsız olarak ortaya koymaya çalışacağım.
 
Türkiye ekonomisi geçirdiği krizler nedeniyle çok ciddi kayıplara uğradı. Türkiye ekonomisinin 1980 sonrası dönemi çok zor bir dönemdir. Türkiye bu yıllarda kapalı ekonomiden açık ekonomiye geçmeye çalıştı. Bu kolay bir iş değildir. Türkiye ekonomisini dünya ekonomisine entegre etmeye çalışmak kolay bir süreç değildir. Rusya bu süreçte milli gelirinin yarısını kaybetti.
 
Türkiye’nin 1980 ile 1998 yılları arasındaki ortalama milli gelir artışı %5’ler civarındadır. Bu tablodan 1996 yılındaki yüzde altılık küçülmeyi çıkarmayı unutmayalım. 1994 yılını hariç tutarsak 1998 yılına kadar Türkiye yılda ortalama %5 büyüyen bir trende sahiptir.
 
Sonrasında Türkiye hata yapmaya başladı. Arkadaşlar, fırsat ve tehlike beraber gider. Tehlikeleri fırsata çevirebilmek maharettir.
 
1997 yılında Güney Doğu Asya krizi patlak verdi. Bu kiriz Türkiye’yi aslında direkt olarak etkilemedi.
 
1999 yılında Türkiye İstanbul yakınlarında iki büyük depremle sarsıldı. Allah göstermesin, deprem çok büyük tahribata yol açtı. Yine aynı yıl cereyan eden Rusya krizi Türkiye ekonomisini sarstı.
 
Ancak deprem vesilesiyle Türkiye’ye dünyadan yardım yağdı. O dönemdeki fırsat inşaat sektörünün canlandırılmasında yatıyordu. Türkiye bunu başaramadı. Tehdidi fırsata çeviremedi.
 
İnşaat sektörü lokomotif bir sektördür; cam sektörünü, ağaç sektörünü beraberinde taşıyan bir itici güçtür. Türkiye bu dönemde inşaat sektörüyle ivme kazanabilirdi. Yanlış yapıldı, sonrasında yanlış kararlar alındı. İnşaat sektörü bitti!
 
Aynı dönemde benzer hatalarla Laleli piyasasındaki bavul ticareti sektörü büyük yaralar aldı. Ardından bavul ticareti bitti. Yaptığımız küçük küçük yanlışlıkların bedelleri ağır faturalarla ülkemize ve insanımıza yansıdı.
 
2000 yılında IMF ile yapılan stand-by anlaşması hatalı bir anlaşmaydı. Program hatalarla dolu bir programdır. Döneminde bu konularda pek çok makaleler yazdım.
 
Mezkûr tarihte yapılan anlaşma modern kur çıpasına dayanıyordu. Bu bir yanlışlıktı. Bu durum Türk parasının aşırı değer kazanması demekti. Aşırı değer kazanan para iyi para değildir. Çin örneğine bakınız lütfen. Bir ekonominin parası aşırı değerlenmişse o ekonomide çok ciddi tahribata neden olur.
 
TV’lerde birçok ağzı laf yapan ekonomi yorumcusu görürsünüz. “İyi ya TL değer kazanıyor, bunun neresi kötü” deyip durur bunlar.
 
Para, hakkıyla değer kazanırsa bu duruma sevinilebilir. Dış ticaretin Çin’deki gibi fazla veriyorsa işte o zaman adamın alnı öpülür!
 
2007 yılsonu itibarıyla Türkiye’nin 63 milyar dolar dış ticaret açığı var. Bir kısmının turizm gelirleriyle, işçi dövizleriyle tolere edildiğini düşünecek olursak Türkiye’nin toplam cari açığı 38 milyar dolar seviyelerine iner.
 
Arkadaşlar dünyanın hiçbir ekonomisi bu kadar büyük bir cari açığı kaldıramaz!
 
Ekonomi kitaplarında cari açık Milli Gelirin %5’ini aşarsa tehlike çanlarının çaldığından bahseder. Şu anda cari açık ne kadar biliyor musunuz: %7,9.
 
Tabii bu noktada Türk parası değerli olunca açık da küçük gözüküyor.
 
240 milyar dolar dış borcumuz var. Bu borç nasıl ödenecek? Her şeyini satmışsın, borcun yine de yerinde durmamış, artmış. Ekonomin hâlâ cari işlemler açığı veriyor. Ama bununla birlikte nasıl oluyorsa ekonomide istikrar hali devam ediyor! Hasta sedyede kanlar içerisinde, çok yoğun bir şekilde kan kaybediyor, siz hâlâ aynı nakaratı dillendiriyorsunuz: Aman ha istikrar bozulmasın! Vallahi bravo! Ben böylesi bir istikrar anlayışını anlayamıyorum.
 
Türkiye hâlâ yüksek faiz düşük kur sarmalından kurtulamadı. Türkiye’de faizler çok yüksek. Reel faizler %10 dolaylarında. Bütün dünyada faizler %4’lerdeyken bizde %12-%15. Türkiye ekonomisi bu kadar yüksek faizi kaldıramaz. Bunu hiçbir ekonomi kaldıramaz. Bu durumun üzerini “risk pirimi” türünden “şık” laflarda örtemezsiniz.
 
ABD’de Kızıldereli şefi Manhattan Adasını vakt-i zamanında İspanyollara 20 (yirmi) dolara sattığında elde ettiği bu parayı zamanında %8 ile faize koysaydı ne olurdu bilir misiniz? Kızıldereli bugüne kadar elde ettiği bu müthiş faiz geliriyle bugün Manhattan adasındaki bütün binaları geri alabilirdi; hatta bütün dünyayı satın alırdı; satın almak için uzayda kendine mekân arar dururdu!
 
Biz hâlâ %10 seviyelerinde reel faiz ödüyoruz. 2002 yılında reel faizin %29,2 olduğunu hatırlarsınız. 2003 yılında %34,4’tü, 2004 yılında %26,1 idi…
 
“Sıcak para” Türkiye’ye çok zarara uğrattı. Sıcak paraya 2002 yılından günümüze kadar devletin ödediği faiz miktarı yaklaşık 40 milyar dolardır. Net rakamı da 36 milyar 864 milyon dolardır. Sıcak paranın borsa yoluyla kazandığı parayı da hesap ederseniz maliyet 48 milyar dolara çıkacaktır. Bu rakamlara mal alımları şirket alımları, arsa, bina alımları dâhil değildir.
 
Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinin en büyük projesi GAP’tır ve 32 milyar dolarlık bir projedir. Hâlâ tamamlanamamıştır. Siz, GAP gibi bir projenin 1,5 katını sıcak para sahiplerine veriyorsunuz. Yüksek faiz, düşük kur ikilisinin etkilemesidir bu.
 
Başka bir gerçek de şu anda Türk parasının aşırı değerlenmiş olmasıdır. Türk parası %30 aşırı değerlidir arkadaşlar.
 
Bu noktada Türk köylüsü tarımdan nasıl para kazanacak? Moldovya’dan ithal ettiğimiz ayçiçeği Türk çiftçisinin ürettiğinden %50 daha ucuza gelmektedir. Türk çiftçisi nasıl rekabet edecek? Nasıl para kazanacak. Tarlasını hiç ekmesin daha iyi!
 
Türk parası aşırı değerli olunca ithal ettiğiniz her ürün Türkiye’deki muadilinin yarı yarıya daha ucuzuna geliyor. Parası olanlar; üretimle rekabet edemeyeceğini anlayıp da Çin’den getirip satanlar para kazanıyor, paçasını kurtarıyor şu anda. Adam Çin’den ithal edip satıyor. Bu durumda paçasını kurtaramayanlar ara mamulcüler ve fasoncular ve Türk işçisi.
 
Türk işçisinin 2004 yılı başında aldığı ücrete 100 dersek, şimdilerde dolar cinsinden maliyeti 158 olmuştur. Bu durumda ne oluyor. Türk işçisinin maliyeti yükseliyor. Peki bu durumda Türk sanayicisi, Türk iş adamı, Türk üreticisi ne yapıyor? Gidiyor fabrikasını Bulgaristan’a taşıyor, Romanya’ya taşıyor, Çin’e taşıyor, gidiyor üretimini bu ülkelerde yapıyor. İş adamı da hesabını bu rakamlara göre yapıyor.
 
Yüksek faiz düşük kur sarmalı Türkiye ekonomisine inanılmaz kayıplar yaşattı. Kaybın minimumu 48; maksimumu 80 milyar dolar civarlarındadır. Türkiye’de 100 milyar dolar civarında sıcak para bulunduğunu söyleyenler bile var.
 
Türkiye ekonomisi bu sarmaldan bir şekilde kurtarılmalıdır. 1994 ve 2001 krizleri bu sarmal neticesinde yaşandı. Türkiye ekonomisinin mevcut şartları 1994 krizindekinden de 2001 krizindekinden de daha ağırlaşmıştır. Ama tablolar “pembe” gösterilmektedir. Bu hakikatleri ne hikmetse kimseler yazmıyor.
 
Arkadaşlar 63 milyar dolar dış ticaret açığımız var. Bu ne demektir; üretmeden tüketiyoruz demektir.
 
Türkiye yaşadığı krizlerden ders alarak üretime dayalı bir ihracat seferberliğiyle bu sarmaldan kurtulabilir. Döviz kurlarını da yeni üretime dayalı ihracat şartlarına göre yeniden ayarlamak gerekir. Bu mümkündür arkadaşlar.
 
Türkiye’nin milli bir ekonomi politikası uygulaması lazımdır. Siz ABD’siniz Ortadoğu’da gözünüz var. Buranın petrolüne el koymak istiyorsunuz. Petrol fiyatları 120 doları geçmiştir. Bir de Ortadoğu yakınlarında büyük potansiyeli olan bir ülke var. Bu ülke, “denge kuracağım” diyerek güçlenmeye başlarsa büyük ülkelerin çıkarlarıyla çatışmaya başlar.
 
Bu durumu Joseph Stiglis çok net bir şekilde ifade ediyor. Adam diyor ki “IMF, Dünya Bankası, Amerika hazinesi, ABD’nin dış siyasetinin birer aracıdır”.
 
Arkadaşlar, bölgesinde büyük bir potansiyele sahip olan Türkiye’nin elini kolunu bağlamanın en etkin yolu onu borçlandırmaktır. Onu borç batağının içerisine sokmaktır. Osmanlı Devleti de borç batağının içerisine sokularak parçalanmıştır.
Evet, ABD’de bir mortgage krizi var. Krizi çıkaran mortgage senetleridir. Gayrı menkul fiyatları artma eğilimine girdince insanlar borçlanıp gayrı menkul alırlar. Nasılsa gayrı menkulün fiyatı her yıl %10 artıyor. Talep arttıkça da fiyatlar yükseliyor. Bu noktada spekülatif köpük var. Bu köpük, bu balon bir yerde patlayacak. Ancak çok sağlam olan lastik balonlar patlamaz!
 
ABD’nin 2008 yılındaki mortgage kaybı 208 milyar dolar seviyesindedir. ABD 168 milyar dolarlık bir ekonomik reçete hazırladı. Bu reçetenin nasıl bir etkiye sahip olduğunu görmek için biraz beklememiz gerekecek.
 
İstanbul’da da gayrı menkul fiyatları “şişmiş” durumdadır. Fiyatlar %50 pahalıdır.
 
Türkiye’de aslında daha büyük bir dert daha var: O da kredi kartı derdi. Türkiye’de herkes kredi kartı kullanıyor ve hemen herkesin kredi kartı borcu bulunmakta. Bir araştırmaya göre kredi kartı kullanıcılarının %30’u borç batağına saplanmış durumda. Bu gidiş sağlıklı bir gidiş değil.
 
Tüketim mallarının taksidi olmaz. Her zaman alış veriş yaptığım bir markete gidiyorum. Adamlar tüketim mallarında taksit yapıyor. Bu inanılmaz bir durumdur. Bugün de tüketeceksin yarın da… Bugün de karnını doyuracaksın yarın da… Bugünkü tükettiğinin bedelini yarından ödersen yarın tüketeceğinin bedelini nereden ödeyeceksin?
 
Yarın-öbürgün bir kredi kartı krizi yaşanırsa mali kurumları o zaman göreceğim ben!
 
Arkadaşlar gidişat böyle! Ancak sizler eminim gereğini yaparsınız.
 
Emtia fiyatlarında da belirgin bir artış var. Petrol fiyatları artıyor, mısır fiyatları artıyor, pirinç fiyatları artıyor. Fiyatlar hızla artıyor. Artık dünya, insanını beslemekte zorlanmaya başladı. Bu şu anlama geliyor. Biz refahımızı artırmalıyız, bununla birlikte insanlarınızın karnını da doyurmalıyız. Birinci önemli meselemiz insanlarımızın karnını doyurabilmektir. 15 günde 15 kanun çıkardılar.  Pancar kanunu, şeker kanunu, tütün kanunu. Bu kanunlar tarım sektörümüzü mahvetti. İşçi kan ağlıyor. Çiftçi kan ağlıyor. Trakya çiftçisi niçin ayçiçeği eksin, niye pirinç eksin ki?
 
Pirinçte de enteresan şeyler oluyor. Her zaman alış veriş yaptığım markete gidiyorum. Raflarda Türk pirinci, Osmancık pirinci göremiyorum. Hep Amerika’dan ithal pirinç çeşitleri doldurmuş rafları. Ne yaptım. Tabii ki zar-zor bulabildiğim Türk pirincini iki kat fazla para ödeyerek satın aldım. Niye biliyor musunuz? ABD Türkiye’yi Dünya Ticaret Örgütü’ne şikâyet etti. Burada bunu kim biliyor? Sadece bir kişi haberdar durumdan. Niye biliyor musunuz? Çünkü basın bunu haber yapmıyor.
 
ABD 2002 yılında Türkiye’yi ithal pirinci yüksek vergi koyuyor diye Dünya Ticaret Örgütü’ne şikâyet etti. Sonrasında Türkiye ithal pirince kapılarını açtı. Bu durumda ne oldu? Türk pirinci ithal pirince göre 2 kat pahalılaştı. Bu noktada basın-yayın araçları da görevlerini yapmıyor. Halkı uyarmıyor.
 
Japonya’da pirinç ABD pirincine göre 4-5 kat daha pahalı. Ama Japon insanı ABD pirincine para vermiyor. Japon insanı pirincinin arkasında duruyor. Japon pirincinin arkasında duran Japon insanında Samuray kültürü var. Adamlar kültürlerine sahip çıkıyorlar. Böylelikle bu kültür onları dimdik ayakta tutuyor.
 
Emtia fiyatlarındaki yükselişinden Türkiye’nin alması gereken dersler var. Tarımı desteklemeliyiz. Kendi çiftçimizi desteklemeliyiz. Siz hiç ABD’nin kendi çiftçisini ezdiğini gördünüz mü? ABD hiçbir zaman kendi çiftçisini ezdirmez. ABD reform vs. adı altında kendi çiftçisinden %5 kesecek olsa Türkiye aynı gerekçelerde çiftçisinden %15 kısar.
 
Benim söyleyeceklerim şimdilik bu kadar…
 
Haluk Dortluoğlu
Arkadaşlar, bu noktadan sonra birkaç soru alabiliriz.
 
Tuncay Dinç
Bir taraftan ekonomide emtia fiyatları artıyor, diğer taraftan da faiz dışı fazla %3.5’e indi. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
 
Prof. Dr. Özer Ertuna
Şimdi neler yapılıyor? Cari işlemler açığının kapatılması için tasarruf “reçeteleri” uygulanıyor, tarım destekleri kaldırılıyor. Devletin küçülmesi bence yanlış bir uygulama. Devletin küçülmek yerine güçlenmesi lazım.
 
Faiz yükünüz düşerse, faiz dışı fazla düşer. Bu noktada esas amaç Türkiye’nin borç alan değil, borç ödeyen ülke haline dönüştürülmesidir. Bunu yapmadan ekonomik ve siyasi bağımsızlıktan bahsedilemez. Faiz dışı fazlanın ana parayı ödeyebilmesi lazım.
 
Eyüp Işık
Şu anda borç ödeme oranı %15’lerde.
 
Prof. Dr. Özer Ertuna
Arkadaşlar, daha önce söylediğim gibi Osmanlı borç batağına çekilerek yok edilmiştir. Türkiye’nin ekonomik bağımsızlığıyla politik bağımsızlığı birbirinden ayrılamaz. Türkiye, kendi milli programını uygulamadan ekonomik ve dolayısıyla politik başarıya ulaşamaz.
 
Ekonomide amaçlarla araçların karıştırılmaması lazım. İnsan da amaçlara ulaşmak için bir araçtır. Bunun için insana yatırım her zaman önemlidir.
 
Türkiye’nin temel derdi kendi kendine yeterli olmadığı argümanına inandırılmasıdır.
 
Türkiye bir takım yapısal düzenlemeleri AB’nin sopasına muhtaç olmadan yapması lazımdır. “Sopa” gücüyle yapılan işler “muteber” olmaz. Bunun içindir ki Yunus Emre;
 
“Aşk imamdır bize gönül cemaat
Dost yüzü kıbledir daimdür salat” demiştir.
 
Türkiye’deki insan da çok kıymetlidir; Afrika’da karnını doyuramayan insan da çok kıymetlidir. Hattızatında “sistemler” insan için; insana hizmet için vardır.
 
Süleyman Gündüz
Türkiye’de özelleştirme uygulamaları için neler söylemek istersiniz?
 
Prof. Dr. Özer Ertuna
Türkiye’de özelleştirmenin mantığı kanaatimce yanlıştır. Türkiye’de özelleştirme yanlış kullanılmıştır. Türk Telekom’un ve diğer şirketlerin alelacele satılmasını yanlış buluyorum. Türkiye’nin en kârlı şirketleri satılarak özelleştirme yapılamaz.
 
IMF özelleştirme paketini Türkiye’ye direktif gibi sunuyor. IMF’den gençten birini tanımıştım. Adam, ukala. Gidiyor, Başbakan’a uygunsuz şeyler söylüyor, “Bu böyle olacak, özelleştirme böyle olmalı, ya satacaksınız, ya da kapatacaksınız” diyor. Bunlar boş sözler. Devlet kurumlarına sahip çıkmalı. Kurumlarına yatırım yapmalıdır. Böyle olursa kurumlar krizlerden güçlenerek çıkacaktır.
 
Bir zamanlar Özelleştirme’de Ertuna Modeli diye bir önerim vardı. Kriz öncesinde önerilerim dikkate alınmadığı gibi bu önerim de rağbet bulmadı. Sonrasında da Başbakanlık Başdanışmanlığı görevimden istifa ettiğimi söylemiştim.
 
Murat Aydemir
Sosyal Güvenlik paketi uygulamalarıyla AB çalışmaları paralellik arz ediyor. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?
 
Prof. Dr. Özer Ertuna
Az önce de dediğim gibi Türkiye’nin yapısal düzenlemelerini AB’nin sopasına muhtaç olmadan, kendi öngörüsüyle yapması lazımdır.
 
Türkiye sosyal devlet ilkesine daha fazla önem vermelidir. Türkiye’de sağlık ve eğitim sistemi tehdit altındadır. Sağlıkta kâr amacı güdülemez; bunun insani boyutu vardır, bu boyut göz ardı edilmemelidir.
 
Sizler gibi bilinçlenmiş insanların özelleştirme olsun, ekonomi yönetimi olsun, sosyal güvenlik olsun daha birçok alanda çok güzel alternatif modeller geliştirebileceğinize inanıyorum.
 
Türkiye’nin gücüne güvenmeyenlerin, Türkiye’nin potansiyelinin farkında olmayanların politikaya soyunmaması lazımdır.
 
Arkadaşlar, Türkiye’nin kaynakları kendi kendine yeterlidir. Türkiye’nin borçlanmaya ihtiyacı yoktur.
 
Arkadaşlar, Türkiye kendi problemini biliyor, ama bu problemlerinin nedenlerini bilemiyor? Nedenlerin üstü örtülüyor.
 
Biz “çıkar” kelimesini pek sevmeyiz, ama “milli çıkarlar” çok önemlidir. Borçlanma ve yabancı sermaye sizi perişan edebilir. Siz bilinçlerinseniz, ülke bilinçlenirse, yöneticiler bilinçlenirse, borçlanmazsanız ABD’nin ve AB’nin “sömürüleri” devam edemez. Bu ülkeler sömürmedikleri takdirde bugünkü refah seviyelerini devam ettiremezler.
 
Bugün her türlü yabancı sermayeye yeşil ışık yakılıyor. Ama, geçmişte biliyoruz ki İngiltere “East Indian Company” gibi şirketler vasıtasıyla doğunun kaynaklarını sömürmüştü.
 
Haluk Dortluoğlu
Hocam bugün hala Hindistan’da yabancı sermaye girişi serbest değil. “East Indian Company” hafızalardan çıkmamış ve bütün yabancı sermaye yatırımlarına şüpheyle bakılıyor. Yatırımı %50 yerli yatırımcı olması şartıyla yapabiliyorsunuz. Örneğin Alman cash&carry şirketi Metro bütün ağır şartları kabul ederek 5-6 sene önce Hindistan’da yatırım yapmış. Faaliyete başladıktan sonra bir sürprizle karşılaşmış; Meyve sebze satış izni verilmemiş. Hint toplumunun %80 oranında vejeteryan olduğunu dikkate alırsak, büyük bir sürpriz.
 
Arkadaşlar, hocamıza teşekkür ediyoruz. Verimli bir program oldu kanaatindeyim.
 
Prof. Dr. Özer Ertuna
Ben de sizlere teşekkür ediyorum. Böyle güzel bir günde, güzide bir toplulukla bir arada bulunmaktan gerçekten çok mutlu oldum.