Anasayfa » Haberler » Sosyal ve Kültürel EtkinliklerBoğaziçi Konak’ta İbrahim Kalın’ı Ağırladık
Boğaziçi Konak’ta İbrahim Kalın’ı Ağırladık
12 Haziran 2018 - 01.00       

11 Haziran Pazartesi gecesini 12 Haziran Salı’ya bağlayan gecede Boğaziçi Konak’ta önemli bir konuğu misafir ettik. TC. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü, Büyükelçi Doç. Dr. İbrahim Kalın’ın teşrifiyle gerçekleştirdiğimiz “24 Haziran’a Giderken Türkiye ve Güncel Meseleler” başlıklı sahur ve söyleşi programı öğrenci ve mezunlarımızın yoğun ilgisine mazhar oldu.

Ocak ayı içinde Ben, Öteki ve Ötesi kitabını konuşmak üzere kendisiyle Boğaziçi Üniversitesi’nde buluştuğumuz kıymetli konuğumuzu bu kez vakıf merkezimiz Boğaziçi Konak’ta ağırlamak bizim için ayrı bir mutluluk oldu.

24

Gece saat 01.00 sularında başlayan programımızda önce hep birlikte bahçemizde sahur yemeği yenildi. Sahur yemeğinin ardından geçilen seminer salonunda İbrahim Kalın’la Türkiye Teknoloji Takımı Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Fatih Kacır moderatörlüğünde Türkiye’nin sıcak gündemine dair bir söyleşi gerçekleştirdik. Söyleşi moderatörümüzden ve katılımcılardan gelen soruların İbrahim Kalın tarafından cevaplanmasıyla şekillendi.

Söyleşimiz moderatörümüzün “Cumhurbaşkanlığı Sözcülüğü Türkiye’de sizinle birlikte başlamış oldu. 10 Ağustos 2014 cumhurbaşkanlığı seçimleriyle birlikte, halk tarafından seçilen ilk Cumhurbaşkanımız olan Sayın Erdoğan’ın seçilmesinin akabinde siz de sözcü olarak görevlendirildiniz. Yaklaşık 3 yıl 9 aylık bir dönemi de geride bıraktık. Sayın Erdoğan’ın bu dönemini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu dönemde sizce en fazla öne çıkan meseleler, konular nelerdir?” şeklindeki sorusuyla başladı.

Konuşmasına davetimiz için teşekkür ederek başlayan İbrahim Kalın önce Türkiye gündemini nasıl ele almak gerektiğini derinlemesine ortaya koyan ifadelerde bulundu. Türkiye gündemini dünya gündeminden bağımsız ele almanın mümkün olmadığını, ülkemizin bölgesindeki önemli bir ülke olarak dünyadaki trendlerden etkilenen ve aynı zamanda bölgesel ve küresel gelişmelere de kendi birikimiyle, öncelikleriyle etki yapmaya çalışan bir ülke olduğunu belirten Kalın, gerek kendi önyargılarımız gerekse Batı’nın önyargılarıyla bu birikimin değerlendirilmesinde henüz emekleme aşamasında olduğumuza işaret ederek şunları kaydetti: “Bugün Millet Bahçeleri’ni konuşuyoruz. Muazzam bir birikim var geriye dönük gittiğinizde… Avrupa bahçeleri, Paris bahçeleri ortaya çıkmadan önce bizde muazzam bir bahçe geleneği var aslında. Bunları bizim yeniden keşfetmemiz lazım. Diğer bütün alanlarda da bu böyledir. Sanat alanında olsun, müzik alanında olsun o birikimin tekrar farkına varıp bizim  kendimizi bugün dünyada konumlandırırken neleri referans alacağımız konusunda daha kapsayıcı, daha derinlikli çalışmalara şiddetle ihtiyacımız var.

TÜRKİYE GÜNDEMİNİ DÜNYA GÜNDEMİNDEN BAĞIMSIZ ELE ALMAK MÜMKÜN DEĞİLDİR

Dolayısıyla Türkiye’nin gündemi dediğimizde bunu dünya tarihi perspektifinin dışında ele almak hakikaten mümkün değil. Bunlar iç içe ele alındığı zaman ancak dünya tarihinin perspektifini,  Osmanlı’yı, Avrupa’yı, Balkanlar’ı, Afrika’yı anlamlı bir çerçeveye oturtabilirsiniz. Bu alanda daha bizim yapmamız gereken çok önemli çalışmalar vardır.”

Cumhurbaşkanlığı sözcülüğü makamının aslında kendisinden önce de var olduğunu, ancak bu makamın kıymettar hale gelmesinin Cumhurbaşkanımızın ortaya koyduğu vizyonla hâsıl olduğunu ifade eden İbrahim Kalın, konuşmasının devamında sözlü kültürün önemine de dikkat çekti. Kalın şöyle sözlerine devam etti: “Gündemdeki acil ve sıcak konuları ele alırken daha geniş bir tarihî, ilmî, irfanî perspektifin olduğunu hep akılda tutmamız lazım. Yani siyasi konularda yaptığımız tercihler bizim beslendiğimiz ilmî, felsefi kaynaklardan bağımsız değildir. Mesela Türkiye’nin bugün dış politikada yaptığı tercihleri izah ederken bölgeye bakışını anlarken, ya da Türkiye’nin içindeki dönüşümü izah ederken bunu bizim tarihi birikimimizden bağımsız ele alamayız. Bana sıkça sorulur. Ak Parti döneminde 16 yıllık iktidarda belli şeyler yapıldı, belli şeyler yapılamadı, yapılanlar nasıl yapıldı, yapılamayanlar niye yapılmadı diye. Bunu mesela bizim çarpık modernleşme tarihimizin üzerimize yüklediği yüklerden bağımsız ele alamayız. Yani biz böyle çok rahat, boş bir zeminde siyaset yapan, devlet yöneten, kültür sanat yapan, iş yöneten insanlar değiliz. Son tahlilde o birikimle beraber bunu yapıyoruz. Bugün kullanıldığı anlamıyla sağ ve sol kavramları Türkiye’nin gerçeklerini anlatmakta çok yetersiz kalıyor. Çünkü ikisi de ithal kavramdır. Neyin tam sol, neyin tam sağ olduğu hep tartışma konusu oldu. Bizim Anadolu’nun o hem ilmî, kültürel birikimini hem de sosyolojik çeşitliliğini izah etmede son derece yetersiz kalan kavramlar aslında. Bunların dışında bizim kavramlar üretebilmemiz lazım. Çünkü yeri geldiğinde sol dediğimiz çevreler son derece statükocu olabilir, yeri geldiğinde sağ dediğimiz çevreler daha devrimci, daha ilerici, daha değişimci, dönüştürücü olabilir. Bu roller değişebilir. Dolayısıyla Türkiye’nin içinde bulunduğu konumu, dünyanın içinde kendini konumlandırma gayretini anlamaya çalışırken de bu arka planı akılda tutmamız lazımdır.

Şimdi Cumhurbaşkanımızın yaklaşık 4’üncü yılına doğru giden dönemi, onun siyasi hayatından bağımsız ele alınamaz. Tayyip Erdoğan bütün siyasi hayatı boyunca ne yapmaya çalıştı? Burada birkaç konunun öne çıktığını söyleyebiliriz. Bir tanesi milletin yanında durarak bir devlet ve siyaset yapma tarzını inşa etti. Bu ne demek? Bunu her siyasetçi söyleyebilir, ama bunu gerçekten hayata geçirecek mekanizmalarla birlikte kim yaptı diye baktığınız zaman, bir kere bu devlet ile millet arasında açılan mesafeyi, örülen duvarları ortadan kaldıran bir siyasi hareket inşa etti. Birçok yönüyle referansını milletten, milletin değerlerinden alan, tarihinden alan, irfanından alan siyaset tarzı geliştirdi. Türkiye’nin içinde ekonomik anlamda, sosyolojik anlamda çok büyük dönüşümler oldu. Türkiye 3,5 katı büyüdü, insanlarımızın yaşam kalitesi arttı ve diğer alanlarda hakikaten çok önemli mesafeler kat edildi. Yapılamaz, mümkün değil denen birçok şeyin mümkün olduğu görüldü ve Türkiye bunları kendi imkânlarını mobilize ederek yaptı. Yani biz yeni petrol yatakları bulmadık, yeni doğalgaz rezervleri bulmadık. Altın, uranyum çıkmadı topraklarımızdan. Bunlarla değil, bunlardan ziyade mevcut imkânları ve kaynakları daha iyi kullanarak, daha iyi bir yönetim modeli geliştirerek Türkiye 3,5 katı büyüdü ve birçok alanda çok önemli projelere imza attı.

Dünya siyasetine, dış politikaya baktığınız zaman da ısrarla hep şunu söyledi Cumhurbaşkanımız ve bu bizim dış politikamıza her alanda yansıdı. Biz muhataplarımızdan eşit ve adil muamele talep ediyoruz. Ve bunu sadece kendimiz için değil bütün dünya siyaseti için de istiyoruz. Yani eşit aktörler arasında bir ilişki geliştirebileceksek bu adalet de üretir çözüm de üretir dedi. “Dünya beşten büyüktür.” ifadesi bunun formüle edilmiş halidir aslında. Bundan daha fazlasını istemiyor aslında, talep etmiyor. Ve bunu sadece Türkiye için değil bunu dünyanın diğer mazlum milletleri için de istiyor. Bunu Filistinliler için de istiyor, Myanmarlılar için de istiyor, Somali için de istiyor.”

İBRAHİM KALIN: ERDOĞAN DÜNYANIN GELİŞMİŞ ÜLKELERİNE, ZENGİN ÜLKELERİNE BİR AYNA TUTUYOR.

Cumhurbaşkanımızın bu anlayışından dünya siyaseti içinde rahatsız olanların varlığına vurgu yapan Kalın, aslında Erdoğan’ın dünyanın gelişmiş ülkelerine, zengin ülkelerine bir ayna tuttuğunu, bu şekilde onlara; “Bakın bu aynadaki suretiniz hiç de güzel bir suret değil. Dünyanın kaynaklarının paylaşımı söz konusu olduğunda adil davranmıyorsunuz, mülteciler meselesi olduğunda adil davranmıyorsunuz, Avrupa merkezcilik perspektifinden hâlâ kurtulabilmiş değilsiniz. Kendi içinizde demokrat ama başka ülkelere, başka coğrafyalara karşı her tür yolu meşru gören bir dünya siyaseti anlayışınız var. Kültürde, sanatta, fikirde düşüncede, eğitimde hâlâ Avrupa merkezci değerleri dayatmaya çalışıyorsunuz ve dünya toplumunun diğer kesimlerini marjinalize ediyorsunuz!” dediğini ortaya koydu. Aynada kendi suretini görenlerin bu sureti düzeltmek yerine aynayı tutana saldırdıklarını belirten Kalın, bu tutumun Sayın Erdoğan ne zaman Filistin ya da mülteciler konusunda sesini yükseltse Avrupa manşetlerinde “Diktatör Erdoğan” olarak tezahür ettiğine işaret etti.

16

Türkiye’nin daha söyleyecek çok sözü olduğunu belirten İbrahim Kalın, mevcut imkânlarımız içinde ülkemizin daha iyiye doğru gittiğini söyledi. Daha iyisini, daha güzelini üretmek noktasında yapılacak çok şeyin olduğunun altını çizen Kalın, kültür-sanat alanında son on yılda bilhassa Türk romanı, Türk şiiri ve Türk müziğinde önemli eserlere imza atan sanatçılarımızdan örnekler vererek mevcut ortaya konanların da hakkının teslim edilerek takdir edilmesinin gereğine vurgu yaptı.

Bir katılımcımızın “Ak Parti ilk yıllarında ismi konulmamış, geçişken, net tanımı, sınırları olmayan bir hareketti. Son dönemde artık biraz daha belki “Ak Partili” ya da “Ak Parti” kavramının oturduğunu, isminin koyulduğunu söyleyebiliriz diye düşünüyorum. Siz böyle düşünüyor musunuz? Eğer böyle düşünüyorsanız tekâmülün önündeki engelleri kaldırmak için neler yapmalı?” şeklindeki sorusuna konuğumuz şöyle cevap verdi:

“Her büyük sosyal ve siyasi hareketin belli sabitelerinin olması gerekir. Ama bu sabiteler değişime, dönüşüme, yeniliğe engel olmamalı. Bunu Hz. Mevlana’nın pergel meseliyle söyleyecek olursak, pergelin iğnesini kendi özümüze, kaynağınıza sabitleyip ondan sonra yetmiş bin âlemi temaşa etmek ilkesiyle ifade edilebilir. Bir sabitenizin olması gerekir. Dayandığınız bir takım değişmeyen ilkelerin, prensiplerin olması lazım. Öbür türlü değişimin kendisi ontolojik bir hal haline gelirse sizin hangi istikamette gideceğiniz belirsiz hale gelir ve siz aslında iradenizi kaybedersiniz. Özgür bir aktör olma şansınızı kaybedersiniz. Aslında modern toplumların sosyolojisine, hatta hatta yaşam ontolojisine baktığınız zaman böyle bir krizle karşı karşıya olduklarını görürsünüz. Bu da aslında aydınlanma sonrası toplumların en büyük paradokslarından bir tanesidir. Çünkü aydınlanmanın en önemli vaadi neydi? “Özgür birey, rasyonel toplum inşa edeceğiz.” Yani bireyi geleneğe karşı özgürleştireceğiz, geleneğin ona yüklediği din gibi, örf gibi, tarih gibi, aile gibi yüklerden kurtaracağız! Birey özgür olacak, istediğini tercih edebilecek ve bu bizi rasyonel bir topluma götürecek! Üreten, belli mekanizmalara tâbi, bunları uyguladığı zaman netice alan bir toplum modeli ortaya çıkacak dendi, ama bugün geldiğimiz noktaya baktığımızda modern kapitalist toplum kitle toplumu haline geldi. İnsanların kahir ekseriyetinin özgür tercihler yapmak yerine kendilerine sunulan birkaç alternatiften birisini tercih etmeye zorlandığı bir özgürlük ontolojisi var aslında. Ak Parti bu sabiteleriyle aslında Türkiye’deki dönüşümü hayata geçiren bir siyasi hareket olarak ortaya çıktı. Buna da “muhafazakâr demokrasi” kavramını kullanarak bir isim verdi. Ve aslında Türk siyasi tarihinde bir ilki denedi. Yani hem muhafazakâr, hem demokrat, kültür politikalarında muhafazakâr, kendi kültürünün tarihinin farkında ama ekonomi politikalarında serbest piyasa ekonomisinden yana kısmen liberal, ama o liberalliği de gene toplumun dezavantajlı kesimlerini önceleyerek şekillendiren bir ekonomi politikası geliştirdi. Dünyaya açık, proaktif ama aynı zamanda tarih ve coğrafya tasavvurunu Avrupa merkezci yüklerden kurtararak kendini inşa etmeye çalışan, dolayısıyla Balkanlar’a da, Orta Asya’ ya da Kafkaslar’a da, Kuzey Afrika’ya da, Afrika’ya da uzanan bir dış politika perspektifiyle bunu hayata geçirmeye çalıştı.”

İBRAHİM KALIN: AK PARTİ 16 YIL İKTİDARDA KALAN HER SİYASİ HAREKET GİBİ BİRÇOK SINAMAYLA KARŞI KARŞIYA KALDI.

Ak Parti’nin politik kimliğine vurgular yapan Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü sözlerine şöyle devam etti:

Şimdi 16 yıl iktidarda kalan her siyasi hareket gibi o da birçok sınamayla karşı karşıya kaldı. Bu sınamaların bir kısmı da kendi dinamizminin ürettiği sınamalardır. Bir siyasi muhalefetin ürettiği sınamalardan ziyade kendi ortaya koyduğu gerçekliğin önüne çıkarttığı sınamalar. Burada neyi kastediyorum, bugüne kadar katıldığı, -7 Haziran hariç ki orada bile birinci partiydi Ak Parti aslında- bütün seçimleri kazanmış ve bu açıdan baktığınızda son derece başarılı bir siyasi hareket var. Bunun modern siyaset tarihinde örnekleri azdır. Genel seçimlere, yerel seçimlere, referandumlara, cumhurbaşkanlığı seçimine girip her seferinde bundan zaferle çıkmış ve en yakın rakibiyle arasındaki farkı 20-25 puanda tutabilen bir büyük kitle hareketinden bahsediyoruz. Bu mekanizmayı çevirebilmek çok kolay değil. Bir tarafta kendi sabiteleri olan ama toplumun sosyolojisini bir bütün olarak kucaklamaya çalışan bir siyasi hareket bu. Biz şu anda kampanya münasebetiyle gidiyoruz illere. Seçmen sosyolojisine baktığınız zaman toplumun her kesiminden insan var. Bu Tayyip Erdoğan’a duyulan muhabbetle de ilgili doğrudan, güvenle de ilgili… Ama arkasında da kurumsal bir yapı var, Ak Parti var, teşkilatları, başkanlıkları var vs. Şimdi baktığınız zaman orada köylü var, kentli var, Kürdü var Türkü var, yaşlısı var, genci var, dindarı var, liberali var. Bunu ben her yere gittiğimde sokaktaki insanın tepkilerinden görüyorum. O sosyolojiyi en iyi kucaklayabilen siyasi liderin Tayyip Erdoğan olduğunu hepimiz görüyoruz.  CHP’nin, MHP’nin, diğer tüm partilerin belli bir dayandığı sosyolojik, siyasi bir taban var. Ama Ak Parti bütün bunları kucaklayan bir nitelik arz ediyor. O kimliğin tebellür etmesi ve genişlemesi biraz yaşadığı siyasi sosyolojik tecrübelerle ilgilidir. Ama ben Ak Parti’nin o dönüşümü başarılı yapabildiğini düşünüyorum, bütün zorluklara rağmen. Çünkü ilk iktidara geldiğinde bir tarafta bürokratik oligarşiyle, askeri ve yargı vesayetiyle, bir tarafta iş dünyası ve medyadan gelen baskılarla mücadele ediyordu. Tüm bunlarla mücadele ede ede Türkiye’de müstakil bir siyasi aktör haline geldi ve bunu da aynı zamanda Türkiye’yi dönüştürerek, seçmene hizmet götürerek yaptı.

Ak Parti iktidara geldiğinde ekonomik krizler, siyasi kırılmalar, Kürt meselesinden köylü kentli ilişkisine kadar birçok sorunu devraldı. Bunları çöze çöze kendi siyasi kimliğini de bir taraftan inşa etmeye çalıştı. Bu çok kolay bir şey değil. Dolayısıyla bir taraf o sabitelere dayanırken bir taraf da bu dönüşümü dinamik bir şekilde yapma gayreti içerisinde oldu. Bu kadar büyük kitlesel siyasi hareket böyle de olmak zorunda zaten. Bu kadar büyük bir sosyolojik tabana dayanan siyaset ancak böyle bir sabite ile değişken arasında esnek ve dinamik bir ilişki kurarak bunu yapabilir. Bundan sonrası için de diyelim ki Ak Parti’nin sonraki on yılı, yirmi yılı üç aşağı beş yukarı bu dinamikler çerçevesinde şekillenecek. Bunları dikkate alacak, dünyadaki değişimi dikkate alacak. Ama bunu yaparken de kendi kimliğinden, özünden sabitelerinde uzaklaşmadan bunu yapmak zorundadır.”

İbrahim Kalın Moderatör Mehmet Fatih Kacır’ın yönelttiği “Hocam bazı araştırmalara göre Türkiye’de seçmenin üçte ikisi, hatta dörtte üçü en az bir seçimde Tayyip Erdoğan’a oy verdiğini beyan ediyor. Ama şimdi önümüzde 24 Haziran seçimleri var ve Cumhurbaşkanımızın alacağı oy ile ilgili tahminler % 50’li bantlarda görünüyor. Sizce neden 65’ler 70’ler değil de 50’ler, bunu nasıl cevaplarsınız?”sorusunu yanıtlayarak sözlerine şu cümlelerle devam etti.

24 Haziran’da inşallah göreceğiz. Bizim elimizdeki verilerin hepsi inşallah bu işin ilk turda rahat bir şekilde geçeceğine işaret ediyor. Ama biz çalışmaya devam ediyoruz. En iyi neticeyi almak için elbirliğiyle herkes gayret edecek. Elbette Cumhurbaşkanımızın potansiyeli 50’lerde değil; daha fazla. Bir siyasi lider tabi ki bu potansiyelini artırmak için çalışır, bunu azaltmak için değil. Zaman zaman diyorlar ki Tayyip Erdoğan Türkiye’yi geriyor, kutuplaştırıyor diye. Bu siyasi açıdan baktığınızda doğru bir tespit değil. Şu manada söylüyorum, elbette kendisi çok farklı kesimlere ulaşmak için gayret sarf etti, halen de sarf ediyor. İnsanlara dokunuyor, açılımlar yapıyor. Ama bu biraz da karşılıklı bir şeydir. Bir noktadan sonra siz deniyorsunuz, deniyorsunuz, enerjinizi artık belli alanlara teksif etmek zorundasınız. Kendi tabanınızı da dikkate alarak bir takım adımlar atmak durumundasınız. Türkiye’de bu kadar dinamik değişimin olduğu bir dönemde tek bir siyasi liderin ya da hareketin tüm bu potansiyeli tek bir potada biriktirmesi çok kolay bir şey değil. Ama ben şunu söyleyeyim, Cumhurbaşkanımızın siyaset tarzı, devlet yönetme tarzı itibariyle bu yönde çok samimi bir gayretinin olduğunu ben biliyorum ve görüyorum. Türkiye’de azınlık vatandaşlara dönük olsun, Alevilere dönük olsun bir şekilde yıllar içerisinde dışlanmış hor görülmüş, marjinalize edilmiş tüm kesimlerin kucaklanması noktasında hakikaten çok ciddi çabalar sarf edildi, büyük riskler alındı, açılımlar yapıldı. Belki bunların neticesinin birazını gördük, belki birazını yarın göreceğiz. Tüm kesimler kucaklandı, hepsi için bu ülkenin onurlu vatandaşları olarak yaşayabilecekleri bir zemin oluşturuldu. %50’ler civarında bir siyasi desteği 16 yıl boyunca koruyabilmek çok kolay bir şey değil.”

18

İBRAHİM KALIN: AK PARTİ’YE OY VERMEYEN AMA TAYYİP ERDOĞAN’I BU ÜLKENİN SİYASİ BİRLİĞİ, BERABERLİĞİ, EKONOMİK REFAHI İÇİN BİR SİGORTA OLARAK GÖREN DAHA BÜYÜK BİR KİTLE VAR

Katılımcımız tarafından birçok insanın aslında daha çok Cumhurbaşkanımız için Ak Parti’ye oy vermeyi tercih ettiği, Cumhurbaşkanımızın oylarının partinin oylarının hep üzerinde olduğu ve bu bağlamda belki de partinin farklı yöntemler izlemesi gerekip gerekmediğine dair değerlendirmesi sorulan Kalın, cevaben şunları öyledi:

“Bu yeni bir şey değil. Cumhurbaşkanımızın liderlik vasıflarıyla da ilgili bir şey bu… Ama şunu da söyleyeyim, Tayyip Erdoğan’la Ak Parti’yi çok birbirinden ayrıştırmak da doğru değil. Ne siyasal açıdan doğru bir şey bu, ne de sosyolojik açıdan. Şu doğru, Cumhurbaşkanımızın oyu her zaman partinin oyunun 4-5, bazen 7-8, hatta 10 puan önünde olmuştur. Çünkü bir lider olarak o profili çizmesi, kucaklaması o güveni inşa etmesi çok önemli bir vasıftır. Ve bunu da korumak için birçok testten, imtihandan geçti. Ama hepsinden de hamdolsun başarıyla geçti. Dolayısıyla Ak Parti’ye oy vermeyen ama Tayyip Erdoğan’ı bu ülkenin siyasi birliği, beraberliği, ekonomik refahı için bir sigorta olarak gören daha büyük bir kitle var. Toplum bunu birçok yerde test etti ve Tayyip Erdoğan’ın sağlam duruşunu gördü. Dolayısıyla böyle bir oy farkının olması normal. Partiye gelirsek… Elbette orada işin içine mekanizmalar giriyor, yani bir liderin yarattığı güven duygusunun yanına parti mekanizması, teşkilatlar, milletvekilleri, onların performansları gibi başka unsurlar devreye giriyor. Ama şöyle düşünmek de hatalı olur; Ak Parti bir tarafta, Erdoğan bir tarafta, iki farklı siyasi aktör olarak düşünmek de doğru olmaz. Çünkü Ak Parti’nin genel başkanı, kurucusu, dolayısıyla onu da şekillendiren siyasi irade Cumhurbaşkanımızın siyasi iradesidir. O da bunun farkında olduğu için mütemadiyen teşkilatların daha çok çalışmasını istiyor, vatandaşla bir olun, beraber olun, çok çalışın diyor. Burada tabii partinin daha iyi bir performans sergilemesi gerekiyor. Ama dediğim gibi bu büyük kitlesel hareketlerde biraz kaçınılmaz bir unsurdur. Bunu da dikkate almak lazım…”

Moderatörümüzün bir başka sorusu da şuydu: “Ben bu seçim süreci içinde hükümetin en fazla eleştirildiği noktalara değinmek istiyorum. Bir cevap verme fırsatı sunmak adına. Gözlemlediğim kadarıyla muhalefetin en yoğun eleştirileri mağdurken mağrur oldular diye özetlenebilecek, geçmişte haksızlığa uğrayan Ak Parti iktidarı şimdi kendisi devlet gücüyle hakkaniyetli davranmıyor gibi eleştiriler, TRT üzerinden yapılan yoğun eleştiriler var. Bir de genel olarak ülkede basın özgürlüğünün olması gereken seviyede olmadığına dair eleştiriler var. Bunlar hakkında ne söylemek istersiniz?”

Soruya cevaben Türkiye’nin büyük bir sosyolojik dönüşümden geçtiğini belirten Kalın, bunun bütün unsurlarıyla analiz edilmesi gereken bir şey olduğunun altını çizdi. Belli kesimlerin geçmişten tevarüs ettikleri imtiyazlı pozisyonlar ellerinden alındıkça bunu kendilerine bir baskı unsuru olarak gördüklerini ifade eden Kalın, aslında var olan durumun Türkiye’de siyasetin çoğullaşması ve demokratikleşmesi yönünde olduğunu söyledi. Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü sözlerine şöyle devam etti: “Biz bunu başörtüsü meselesinde gördük. Düşünün Ak Parti iktidarının on bir ya da on ikinci yılındaydı başörtüsü meselesinin bütünüyle çözülebilmesi Türkiye’de. Çünkü mesele sadece kanun, mevzuat meselesi değil. Bir de sosyolojinin, siyasetin bunu taşıması gerekiyor. Böyle bir mücadele verildi ve hamdolsun orada başörtülü ve ya başörtüsüz herkesin siyasi ve sosyolojik anlamda önü açıldı. Baktığınızda bugün sosyal mobilite anlamında, hem dikey hem yatay mobilite anlamında bu engeller büyük oranda kaldırıldı. Türk siyaseti böyle demokratikleştikçe, çoğullaştıkça eski sistemin sahipleri bundan rahatsız oldular. Bu gerçeği de görmemiz lazım. Bunlar da nereden çıktı anlayışı, daha dün köylü olarak gördükleri bir takım insanlar geldiler devlette, bürokraside, iş dünyasında, sanat-kültür dünyasında söz sahibi olmaya başladılar, güç üretmeye, değer üretmeye başladılar. Bundan duyulan bir rahatsızlık var. Hatta daha global düzeyde, hâlâ Avrupa merkezci perspektiften bakan Batılı ülkeler Türkiye gibi ülkelere bu gözle bakıyor. Ben mağduriyetten mağruriyete geçişin söz konusu olmadığını düşünüyorum. Milletin yanında durarak milletin taleplerini siyasal alana taşıyan bir siyasal hareket birilerini rahatsız edebilir. Çünkü geçmişte kafalarındaki devlet-millet tanımları farklıydı. Demokratikleştikçe, çoğullaştıkça, hiyerarşik ilişkiler yataylaştıkça birileri elbette bundan rahatsızlık duyacaktır. Genel olarak baktığımda Cumhurbaşkanımız hakkında böyle bir mağruriyetin olduğunu iddia etmek haksızlık olur. Cumhurbaşkanımızı tanıyanlar onun ne kadar mücadele içinde olduğunu görüyorlar. Zaman zaman sertleştiği dönemler oluyor. Bu noktada ise güçlü liderlikle mağrur olma bazen karıştırılabiliyor. Şahsıyla ilgili değil, haksızlığa uğramış toplum kesimlerinin haklarını savunuyor ve bunu yaparken de tabi ki belli kesimlerle karşı karşıya geliyorsunuz. Çatışma biraz buralardan kaynaklanıyor.

Basın özgürlüğü meselesine gelince… Türkiye’nin basınla ilişkisi hep sorunlu oldu. Basın iktidar ilişkisi, basın-güç ilişkisi hep sorunlu oldu. Bu yeni bir şey değil, geçmişte de bunun örneklerini gördük. Hatta bir söz vardır ya, Türkiye’de medyanın gücü yoktur, gücün medyası vardır diye. Medya yıllarca bu ülkede başka amaçlar için, güç temerküz etmek için kullanıldı. İktidarları indirmek için kullanıldı. Dolayısıyla zaman zaman Cumhurbaşkanımız diyor ya biz manşetlerle kavga ede ede geldik bugünlere diye. Türkiye’nin şu an mücadele ettiği üç tane terör örgütü var. FETÖ var, PKK var, DEAŞ ve iltisaklı terör örgütleri var. Medya meselesini bunlardan bağımsız ele alamayız. Çünkü özellikle PKK terör örgütünün medyayı, gazeteci kimliğini, gazeteci kartını kullanarak terör propagandası yaptığını, o kimliğe sığınarak kendini meşrulaştırmaya çalıştığının onlarca defa örneğini gördük. Bugün hapiste olduğu söylenen gazetecilerin çok büyük bir kısmı bu kategoride olan insanlardır. Batı, özellikle sözde gazetecilerin bölücü, yıkıcı taraflarını görmezden geliyor. Ama tersi olsa, mesela El-Kaide mensubu biri ben gazeteciyim, basın özgürlüğüne sahibim deyip El-Kaide’yi övse, hatta yardım-yataklık yapsa, o örgütün para transferinden rol oynasa hiç kimse bu insanların gözünün yaşına bakmaz. Derhal gereğini yaparlar ve yaptılar da, onlarca örneği var bunun. Dolayısıyla orada da bir çifte standardın olduğunu akıldan çıkarmamak lazım… “

İBRAHİM KALIN: GEÇMİŞTEN ELBETTE REFERANSLAR ALALIM AMA ARTIK ÖNÜMÜZE YENİ HEDEFLER KOYMAK DURUMUNDAYIZ.

Yine, bir katılımcı sorusu şöyleydi: “Büyük bir devlet olmak için güçlü ekonomi, güçlü sanayiye sahip olmak gerektiğini biliyoruz. Az önce millet bahçeleri konusunda geçmişimize referanslar olduğunu söylediniz. Peki, ekonomi anlamında, sanayi anlamında geçmişimizde böyle referanslar var mıdır? Bunlardan faydalanabilir miyiz ve uzun vadede bunlar için neler yapmamız, nasıl ilerlememiz gerekir?”

İbrahim Kalın: “Şu an Türkiye her alanda ölçek büyüttü, dünya sistemine çok daha fazla entegre oldu. Üretiyor, satıyor, dış sermaye geliyor, teknoloji transferi yapıyor, birçok alanda artık kendi teknolojisini üretiyor. Milli teknoloji hamlesinin ilk adımları atılıyor, savunma sanayiinde ilk örnekleri görülüyor bunun. Alt yapıda, üst yapıda hiç azımsanmayacak bir potansiyeli yakalamış durumdayız. Geçenlerde Emanuel Macron bir dergiye mülakat vermişti. Orada diyor ki bana göre Fransız toplumunun başına gelen en büyük felaket postmodern nihilizmin toplumun bütün katmanlarına yayılmış olmasıdır diyor. Yani ortalama bir Fransız vatandaşı artık hiçbir şeye inanmıyor. İnancını yitirmiş, devlete, sosyolojiye, topluma, tarihe, Fransız devrimi ideallerine, laikse laikliğe, dindarsa dine inancını yitirmiş durumda. Benim bu inancı yeniden inşa etmem lazım. Bunun için de yeni bir toplumsal muhayyile inşa etmem gerekiyor diyor. Fransa gibi bir toplumda bunu demek çok kolay değil. Aslında Türkiye’de olan da budur, Tayyip Bey de tam bunu yapmak istiyor, topluma yeni bir tasavvur, yeni bir hedef sunuyor, sunmaya çalışıyor. Ama diyor ki bunun eğitim ayağı, ekonomi ayağı, basın ayağı, dış politika ayağı gibi bir çok boyutu var. Bunu hep birlikte yapabiliriz. Bunu sadece devletten beklemek yanlış ve eksik olur. Bütün unsurlarıyla toplumun hep birlikte ayağa kalkması lazım… Bu yüzden sistem ve mekanizmaların yanında özgüven de çok önemlidir. Bu yüzden ilim adamının kendine güvenmesi lazım, iş adamının kendine güvenmesi lazım, STK başkanının kendine güvenmesi lazım. Ben doğru adımları attığımda netice alabilirim, semeresini toplayıp bunu toplumla paylaşabilirim diye bir özgüveni inşa etmesi lazımdır. Siyasi liderliğin en önemli fonksiyonlarından biri de bu topluma bu özgüveni aşılayabilmesidir. 14-15 yıldır Cumhurbaşkanımızın özellikle kendinize inanın, güvenin, bu toprakların potansiyelini küçümsemeyin, başınız dik, alnınız açık olsun diye vurguladığı şeyi bazı çevrelerden işte bunlar hamaset siyaseti diye küçümseyenler var. Bunun ne kadar önemli bir şey olduğunu 15 Temmuz gecesi gördük. Bir çağrıyla 100 binler sokaklara çıktıysa bu keyfiyet o özgüven sayesinde oldu. İnsanlar inandılar, biz bu darbeyi önleyebiliriz, bu hainlere fırsat vermeyiz özgüveniyle hareket ettiler. Bunu da inşa eden bir siyasi liderlik var. Geçmişten elbette referanslar alalım ama artık önümüze yeni hedefler koymak durumundayız. Ekonomi alanında özellikle ekonomik dönüşümü toplumun diğer şeylerinden bağımsız düşünemeyiz. Bunun üniversite ayağı, iş dünyası ayağı, ar-ge vs. bütün bu boyutlarıyla baktığınızda Türkiye her gün ölçek büyütüyor. Biliyorum şu an ekonomik, finansal sıkıntılar elbette var.  Ama Türk ekonomisinin bünyesinin çok güçlü olduğuna dair işaretler var.”

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, bir katılımcıdan gelen 24 Haziran seçimlerine giderken kurulan Cumhur İttifakı’nın seçimden sonra devam edip etmeyeceğine dair soruyu da şöyle yanıtladı:

“Cumhur İttifakı’nın iki yönü var. Biri, altına iki partinin imza attığı formel manada bir ittifak metni var ortada. 24 Haziran seçimlerine giderken Ak Parti ve MHP ittifak yaptı. Bu imzalanan ittifak metni 24 Haziran akşamı sona erecek. Fakat bu ittifakı ortaya çıkartan dayanışma ruhunun, birlik beraberlik ruhunun ortadan kalkacağı anlamına gelmiyor. 24 Haziran günü ortaya çıkacak tabloya göre muhtemelen bu mutlaka devam edecektir. Birçok konuda bu iki partinin devletin temel meseleleri söz konusu olduğunda aynı noktada düşündüğünü biliyoruz. Dolayısıyla bu seçimden sonra da farklı bir biçimde devam eder. Adı ittifak ya da koalisyon olmayacaktır. Şimdiden bir şey diyemem tabi. Ama birlikte hareket etme, eşgüdüm sağlama anlamındaki birliktelik 24 Haziran’dan sonra da devam edecektir. Bunun sosyolojik geçişkenlik anlamında, Ak Parti ve MHP tabanlarındaki geçişkenlik anlamında hem de siyasete yansıması anlamında birçok kazanımı, katkısı oldu bugüne kadar. 24 Haziran’dan sonra da ben onun devam edeceği kanaatindeyim.”

İBRAHİM KALIN: YENİ SİSTEMLE ÇOK DAHA ETKİN BİR YÖNETİM MODELİ ORTAYA ÇIKACAK.” 

Moderatör Mehmet Fatih Kacır çok fazla dillendirilen şu soruyu da sordu değerli konuğumuza: “Ak Parti zaten iktidardaydı, parlamento çoğunluğu elindeydi. Seçimlere bir yıldan daha fazla bir zaman vardı deniliyor. Peki, neden erken seçime ihtiyaç duyuldu? Ve 24 Haziran’dan sonra ne olacak da bugünden daha iyi olacak?”

17

İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanımızın birçok defa seçimlerin Kasım 2019’da yapılacağına dair beyanatı olduğunu, dolayısıyla erken seçimin aslında Ak Parti’nin gündeminde olmadığını, ancak MHP’den gelen teklif sonrası diğer partilerin de buna olumlu bakmasıyla bu sürece gelindiğinin altını çizdi.

24 Haziran’dan sonrasına dair öngörüsünü de şu sözlerle ortaya koydu: “24 Haziran’dan sonra yeni sisteme geçilecek. Ama bunun bir geçiş süreci olacak. 3-5 ay kanun maddeleri, mevzuat değişiklikleri olacak. Cumhurbaşkanlığı sistemiyle ilgili yapı büyük oranda tamamlandı. Bu keyfiyeti Cumhurbaşkanımız son hafta paylaşacak. Bürokratik kademeler azaltılıyor, bakanlık sayıları azaltılıyor. Çok daha etkin bir karar verme mekanizması ortaya çıkacak. En önemlisi de yasamayla yürütme, kuvvetler ayrılığı dediğimiz şey çok daha net bir şekilde ortaya konacağı için TBMM’nin birinci görevi yasama, ikinci görevi denetim olmak üzere bunu çok daha kuvvetli bir şekilde yapıyor olacak. Hükümetin görevi de yürütme olacak ve yürütmeye odaklanacak. Dolayısıyla bu ikisi arasındaki kuvvetler ayrılığı prensibinden hareketle daha sağlıklı bir ilişkinin kurulacağını öngörüyoruz hepimiz. Daha hızlı karar verme mekanizması ortaya çıkacak. Çok daha etkin bir yönetim modeli ortaya çıkacak.”

BYV İstişare Heyeti Üyesi Mehmet Fatih Kacır’ın iki önemli sorusu da şunlar oldu: “Ak Parti kendi geleneğini oluşturan bir parti. Bir yandan da birkaç husus dönem dönem eleştiri konusu oluyor. Bunlardan bir tanesi partinin kurucularından bir kısmı farklı siyasi mecralarda, bir kısmı da siyasete kenardan eleştiri getiren pozisyonda… Bu tablo da acaba artık Cumhurbaşkanımız kimseyle istişare etmiyor mu, tek başına mı kararları alıyor şeklinde bir fısıltının da partinin kendi tabanında belki de maksatlı olarak yayılmasına sebep oluyor. Cumhurbaşkanımız kararları artık tek başına mı alıyor, yoksa isimler değişmekle beraber halen istişare halkalarıyla mı bu kararlar alınmaktadır? Yine Cumhurbaşkanımızın bizzat yaptığı metal yorgunluğu tanımı vardı. Bu metal yorgunluğundan tam olarak kastedilen neydi? Bu metal yorgunluğu aşılmış oldu mu?”

İbrahim Kalın: “Bir kere Cumhurbaşkanımız artık kararları kendi başına alıyor söylentisinin gerçekle uzaktan yakından alakası yok. Ben bunu bizzat her gün yaşayan birisi olarak biliyorum. Aklınıza gelebilecek her konuda, bu sanayii ile ilgili olabilir, çevreyle ilgili olabilir, bürokrasiyle, dış politikayla, eğitimle, sağlıkla ilgili olabilir. Kendisi her konuda tahmin edemeyeceğiniz kadar istişareye açık ve istişare yapan bir siyasi liderdir. Bir konu hakkında bütün ilgili aktörler mutlaka katkı sunarlar, Cumhurbaşkanımız bunları çok dikkatle dinler, uzun uzun notlar alır. Hatta günler belki haftalar sonra o notlara atıflar yapar ve kararlarını buna göre verir. Benim gördüğüm bütün siyasi hayatı boyunca da böyle hareket etmiş bir siyasi lider olduğudur. Bu istişare halkasını da gayet geniş tutmuştur. Dolayısıyla kendi başına karar veriyor diye bir şey asla söz konusu değildir.

Metal yorgunluğu meselesine gelince, tabii ki teşkilatların da nabzını en iyi tutan yine bu partinin genel başkanıdır.  Dolayısıyla o enerjinin düştüğünü hissettiği anlarda, yorgunluğu gördüğü anlarda bu tür şok terapi müdahaleleri hep yapmıştır siyasi hayatı boyunca. Bu da yönetim yapısını değiştirmek şeklinde olur, falancayı görevden alıp başka birini getirmek şeklinde olur, uyarılar yapmak şeklinde olur. Bunları da yaptı. Tayyip Erdoğan siyasi sezgileri inanılmaz güçlü bir liderdir. Devlet yönettiğinizde sizin her noktaya hâkim olma imkânınız olmayabilir. Ama Erdoğan’ın siyasi sezgileri o kadar güçlü ki sorunları hissettiği anda gerekli müdahaleyi yapıyor. Metal yorgunluk öyle hissedip anında tepki koyduğu konulardan bir tanesidir.”

Ak Parti’de 7 Haziran seçimlerinde oy kaybettiren sorunların devam ettiği, toplumsal süreçlerin işleyişiyle ilgili şikâyetlerin olduğu, yapılan liyakatsiz atamalarla sıkıntıların arttığı ve yine 7 Haziran öncesindeki havanın hâkim olduğu yönündeki söylem hakkında görüşleri sorulan Kalın, bu düşüncelere katılmadığını ifade eden şu görüşleri paylaştı:

“Ben böyle bir havanın olduğunu düşünmüyorum. Seçimler her parti için yeni bir heyecandır. Ak Parti’nin hem mecliste hem de Cumhurbaşkanlığı seçiminde büyük başarı kazanacağını düşünüyorum. Yeni sistemle de karar mekanizmalarının, süreçlerin hızlanacağı bir ortam olacak ve inşallah onların neticelerini de göreceğiz. Ama şunu da söyleyeyim, 16 yıldır iktidarda olan bir partinin o dinamizmini koruyabilmesi için tabii ki liderin sürekli bu yapı, teşkilat üzerine titremesi gerekir. Bundan daha doğalı yok. Yapılan müdahalelerin hiçbirisi keyfi değildir. Bunları yaparken tüm istişare mekanizmalarını harekete geçirerek yapar. Parti kongre süreçlerini de tamamlayıp gereken değişimleri de yaptığı için ben 7 Haziran öncesi durumun olmadığına, tam tersine Türkiye çapında enerjize olmuş bir teşkilat yapısı olduğunu düşünüyorum.”

İBRAHİM KALIN: KÜRT VATANDAŞLARIMIZLA PKK TERÖRÜNÜ BİRBİRİNDEN NET BİR ŞEKİLDE AYRIŞTIRIP, TÜM VATANDAŞLARIMIZLA EŞİT OLARAK TÜM HAKLARINA ULAŞACAK ŞEKİLDE İLİŞKİ KURMAYA, BERABER OLMAYA DEVAM EDECEĞİZ.

Programın son katılımcı sorusu Hamilik Okulumuz’un Cizre Şenlendirme Ekibi mensubu Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümü öğrencisi Zeynep Köseoğlu’ndan geldi. Zeynep Köseoğlu şu soruları yöneltti: “İlk sorum Ak Parti’nin Kürt vatandaşlara yönelik yeni dönem projeksiyonu nedir? İkinci sorum BYV’deki arkadaşlarımla birlikte bizler Cizre’ye yönelik bir proje başlattık. Oradaki öğrencilerle kardeşleşme projesi. Cizre’yi ziyaret ederek oradaki sivil aktörlerle görüştük ve gördük ki orada STK eksikliği var. Bu konuda o bölgede STK’ların desteklenmesi konusunda neler diyeceksiniz?”

İbrahim Kalın öğrencimizin sorularına cevaben şunları kaydetti: “Ülkemizdeki Kürt vatandaşlarımız için hiç şüphesiz bugüne kadar en büyük açılımları yapan lider hiç şüphesiz Tayyip Erdoğan’dır. Özal’ın bir takım girişimleri oldu, ama akamete uğradı. 2005 yılında Cumhurbaşkanımızın Diyarbakır’daki konuşmasıyla başlayan süreç birçok aşamadan geçti. Çözüm süreci aslında çok önemli bir fırsattı. Bu fırsat hem HDP tarafından hem de diğer aktörler tarafından hebâ edildi. O süreçte şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki Cumhurbaşkanımız sırf bu meseleyi çözmek için siyasi hayatının en büyük risklerinden birini aldı.

Biz geçen hafta Diyarbakır’daydık. Cumhurbaşkanımız çok önemli bir şey söyledi orada. Birincisi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Kürtlerin de devletidir. Başka bir yere bakmanıza gerek yoktur. Bu devlet sizin de devletinizdir. İkincisi de sizin hak ve hukukunuzun teminatı Tayyip Erdoğan’dır. Bu terörle mücadeleye rağmen ya da onunla beraber, onun yanında sizin haklarınızdan asla bir geri adım atılmayacaktır. Bunlar nedir mesela? Bölgeye götürülen hizmet, bu konuda hiçbir ayrımcılık yapılmamıştır. İkinci mesele de kimliklerin tanınması meselesi Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm vatandaşlarının kendini eşit vatandaş olarak hissetmeleri ve böyle yaşamaları konusunda muazzam mesafeler alındı. Kürtçe kullanımının önündeki engeller kaldırıldı. Red, asimilasyon ve inkâr politikaları bir tarafa kondu. Diğer alanlarda siyasi temsil konusunda çok önemli adımlar atıldı. Şimdi terörle mücadele devam ediyor ve devam edecek. Kürt vatandaşlarımızla PKK terörünü birbirinden net bir şekilde ayrıştırıp, tüm vatandaşlarımızla eşit olarak tüm haklarına ulaşacak şekilde ilişki kurmaya, beraber olmaya devam edeceğiz. Ama PKK terörüyle de biz mücadeleyi sonuna kadar sürdürmek durumundayız. Bunun bir başka yolu yok. Temel hak ve özgürlükler konusunda asla geri adım atılması söz konusu değil.

STK’lar bahsine gelince… Sizlerin bu tür girişimleriniz çok önemli. Ben bunları hiçbir zaman önemsiz girişimler olarak görmedim. Tam tersi o dokunuşlar çok önemli. Sizin Cizre’deki öğrencilere dokunmanız, hepimiz biriz, aynı toprakların vatandaşıyız, aynı tarihe, aynı geleceğe sahip insanlarız duygusunun hissettirilmesi son derece önemli ve kıymetli. O noktada STK’lara, kanaat önderlerine çok önemli roller düşüyor. Devletimiz bunlara çok destek veriyor. Biz de size bu konuda destek vermek isteriz.”

Güzel bir Ramazan gecesinin sahur vaktinde gerçekleştirdiğimiz ve katılımcıların heyecanlarını hiç kaybetmedikleri bu bereketli sohbete teşrif ederek, her zamankinden daha yoğun olan programı arasında bize vakit ayıran Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü, Büyükelçi Doç Dr. İbrahim Kalın’a teşekkürlerimizi sunuyoruz.

19

21