Anasayfa » Haberler » Yönetim Kültürü Etkinlikleri » Divan SohbetleriAli Saydam: İletişimin aslî görevi algılanan gerçeklik ile mevcut hakikati uzlaştırmaktır.
Ali Saydam: İletişimin aslî görevi algılanan gerçeklik ile mevcut hakikati uzlaştırmaktır.
13 Ocak 2010       

Cemile Sultan Korusu’nun zihin açıcı  atmosferinde düzenlenen “Hakikat ve realite” konulu, 2009 yılının son Divan Sohbeti’nde konuğumuz iletişim alanın duayeni Ali Saydam Beyefendi idi.  Mütevelli Heyeti Başkan Vekilimiz Haluk Dortluoğlu’nun konuşmacıyı takdimi ardından değindiği; “algı ve algı yönetiminin” önemini bizlere hatırlatan vurgusu, sohbetin, dinleyicilerin zihin ve ruh dünyalarında daha derin izler bırakmasına vesile olmuştur diye ümit ediyoruz.


Haluk Bey, gerçeklik mevzuunun ötesinde, algı ve algı yönetiminin günümüz dünyasındaki kaçınılmaz önemi ve etkisine dönük farkındalığımızı artırmanın gereğine dikkat çekti. Buna örnek olarak, geçtiğimiz yıl bu zamanlardaki Gazze olaylarında yaşanan “gerçek” ile batı kamuoyundaki “algılanan gerçeklik” arasındaki farkın ne ölçüde büyük olabildiğine şahit olduğumuzun altını çizdi.

Bu takdimin ardından kürsüye gelen Ali Saydam, bize,  ‘İletişim 101’in ilk dersini verdi: “Kürsü ardından konuşmak dezavantajdır; iletişim ve /veya ilişki kurarken araya mesafe koymak veya koymamak, sürecin seyrini belirleyecek önemli bir karardır”. Nitekim Ali Bey araya mesafe koymamayı tercih etti ve kürsüden uzakta çok keyifli bir paylaşımı başlatmış oldu.


Ali Bey, İstanbul Erkek Lisesi Eğitim Vakfı’nın düzenlediği Nurettin Topçu’yu Anma Günü Paneli’nde yaptığı sunum sırasında yaşadığı bir tecrübeyi paylaştı. Nurettin Topçu’nun yaklaşımının “tasallut”a karşı çıkma, karşı durma tavrıyla özdeşleştiğinden yola çıkarak özetlemeye çalıştığı sunumunda “Tasallut ile dünya görüşünüz olamaz”; “Tasallut her şeyi mubah kılar”; “Tasallut altında bireysel düşünce işlevini yitirir ve tasalluttan başka belirleyici kalmaz” ifadeleriyle zihinlerimizi canlandırdı, ‘acaba sonra söz nereye gitti?’ diye de düşündürdü sanırız. Ve bizi çok bekletmeden merakımızı giderdi:  “Panelde konuşurken dinleyicilerden yaşlıca biri elini kaldırdı ve sordu: “Beyefendi, tasallut ne demek?”.  Ben de soruyu salona yönelttim, ama “Tasallut” ne demek,  bilen yok !… Anladım ki ne zamandır boşuna konuşmuş, kendimi anlatamamışım..”


Ali Bey sözlerini Ömer Lütfi Mete’den bir tespitle sürdürdü:  “Zihinleri vaftiz edilmiş.” Ali Bey, “Öncelikle kavramları netleştirelim diyerek”, ilişki ve iletişim kavramlarını ele aldı…


Ali Bey salona yönelttiği  “İlişki ve iletişim arasındaki fark nedir?” sorusuna muhtelif cevaplar aldı. Ancak aldığı cevaplar onu tatmin etmemiş olmalı ki : “İlişki ve iletişim arasındaki fark bilinmediği için ilişkileri de iletişimi de yönetemiyoruz.” yorumunu yaptı.

Sonrasında mezunlarımızdan Ceren Öztürk Hanımefendi’nin cevabı Ali Beyi oldukça şaşırttı ve memnun etti. Ceren Hanım varolan her şey arasında kaçınılmaz bir ilişki olduğunu, fakat iletişimin iradi bir eylem olduğunu ifade etti. Ali Bey bu tanımın o zamana kadar duyduğu en iyi tanım olduğunu teslim ederek yine de yeterli olmadığını ifade etti.

Bilginin yeniden üretilmesi için tasalluttan kurtulmak gerektiğini belirten Ali Bey, hayıflanarak Nurettin Topçu’nun üç sene öğrencisi olmasına rağmen onun gerçek değerini, isyan ahlâkı ve Anadolu sosyalizmine katkısını Halit Refiğ’den öğrendiğini anlattı bu bağlamda.

İlişki ve iletişimin farkını tasallut altında anlamamızın mümkün olmadığını belirterek, “Hakikat ve Gerçeklik” meselesini çözümlemeden de birbirimizi anlayamayacağımıza değindi.

“İlişki ve iletişim arasındaki birinci fark, iletişimin hedef odaklı olmasıdır. Beri yandan  ilişkinin hedefi yoktur ve olmaması gerekir.”

Bu noktada son yıllarda, iletişim kanallarıyla bize empoze edilen “gerçekliğin” farkında olmadan içinde yaşadığımız gerçekliğe ne kadar yabancılaştırmış olduğu “gerçeğini”, mahkemelerdeki jürinin konumu ile ilgili verdiği örnekle esprili bir şekilde göz önüne serdi.

İletişimin  sonuç odaklı, sebebi ve amacı olan bir eylem olduğundan hareketle, “ilahi aşk, dünyevi aşk, anne-baba ile çocuk arasındaki sevgi vb. durumların bu bağlamda “ilişki” kapsamında yer aldığını belirtti.

İkinci olarak; iletişim eyleminin sonucunda mutlaka bir şeyin açığa çıkması, üremesi, üretilmesi gerekliliği; iletişimin muhatabında bir değişiklik yaratma zorunluluğu vurgulandı.

İletişim  ve ilişki arasındaki farklılık, entellektüalizmin, felsefi derinliğin zirvesini yaşamış ve üretmiş Alman toplumunun iletişimin bir nesnesi olarak nasıl olup da Hitler’e oy verir bir hale geldiği örneği üzerinden tartışılmaya devam etti.

“İlişkide muhatabınızı değiştirmeye çalışırsanız başınıza büyük bela alırsınız.” diyen Ali Saydam, Tevfik Fikret’in oğlu Haluk’u, çocuğuyla ilişki kurmak yerine iletişim kurmaya kalkışan, ilişkiyi öncelemeyen bir babanın ürünü olarak sundu.

İletişimin öğrenilebilir olması, beri yandan “ilişki”nin öğrenilmesinin çok zor olduğu gerçeği, iki kavram arasındaki üçüncü en önemli fark olarak sunuldu. İletişim kolayca öğrenilebilir bir beceri iken, ruhen tekâmül etmemiş kişilerin ilişki kurmakta ne kadar zorlanacağı belirtildi.

İlişki ve iletişim kavramları arasındaki farklılık ve bu kavramlardan ne anlamamız gerektiği bu şekilde netleştirildikten sonra Ali Bey “Hakikat ve Gerçeklik” [Truth vs. Reality; Verité vs. Realité; Wahrheit vs. Wircklichkeit] kavramlarının zihinlerimizde yarattığı karışıklığı çözmeye çalıştı. Bu noktada Türk Dil Kurumu’nun kafasının hepimizinkinden daha karışık olduğunu belirtmeden geçemedi.

 

Hakikat ve gerçekliğe dair en doyurucu tartışmaları Batı dillerinde Tractatus müellifi Wittgenstein’ın, Türkçe de ise Dücane Cündioğlu’nun yaptığını belirten Ali Saydam, N. Topçu’dan şu veciz söze atıfla “Varolmak: düşünmek ve hareket etmektir.”, Cündioğlu’nun “varolan” bir entelektüel olduğunu anlattı.

Recep İvedik filminin kırdığı hâsılat rekorundan şaşkın olan Ali Saydam, Recep İvedik II gösterime gireceği sıralarda, kamu vicdanından hareketle “Bu halk bunu 2. kere yemez” yorumunu yapmış ve ikincisinin asla ilki kadar hasılat yapamayacağını ileri sürmüş. Cündioğlu ise köşeyazılarından birinde buna hoş bir cevap vermiş:  “…Sayın Saydam! Sizin söylediğiniz gerçek değil, gerçeklik (hakikat) sadece! Tahminlerinizi hakikate göre değil, gerçeğe göre yapmalıydınız…”

Bu bağlamda Ali Saydam, Turgut Özal’ın iktidara gelişini “kamu vicdanının bir patlaması” olarak nitelendirmektedir.  Benzer bir kamu vicdanı hareketine 2007 seçimlerinde de tanık olduğumuzu ifade etmektedir.

Saydam sohbetinin devamında Tevrat’tan “On emir” ve Kur’an-ı Kerim Bakara Suresi’nin 83’üncü ve 84’üncü ayetlerinde zikredilen hakikate atıf yaptıktan sonra  “Hakikatin yarısı, yalanın bütünüdür!” (“Half truth is whole lie!”) deyişiyle, hakikatin tamamını söylemenin her zaman realiteye (gerçeğe) uygun olmadığını ifade etti. Hallâc-ı Mansur ve önce hakikati söyleyip sonra realiteye boyun eğen Galileo örnekliklerinden hareketle; hakikatin tamamını anlatmanın her zaman mümkün olmadığını ifade edip, her insanın ancak kendi kavrayış düzeyi oranında hakikati anlayabileceğine dikkati çekti.

Hakikat ve gerçekliğin genelde üst üste gelmediğini, yahut çok nadiren çakıştığını ifade eden Saydam, Koç Üniversitesi’nin kampüsünde yerleri değiştirilen ama kesilmeyen ağaçlar hakikatine rağmen, gerçekliğin Koç Üniversitesi’ni ağaç katliamından mahkum ettiğini anlattı. Benzer şekilde sosyal ve kültürel projelere yatırımları “hakikat” bazında karşılaştırıldığında çok daha fazla olan Koç Vakfı’nın realitede Sabancı Vakfı’nın gerisinde algılandığını söyledi.

Hakikat ve gerçekliğin örtüşmediği bir diğer durumu ise Türkiye’de kadın-erkek ilişkileri olarak ele alındı. Sanılanın aksine, evde kadının hükmü geçtiğinden bahseden Saydam, nesli yetiştiren unsur anne olduğu sürece ataerkil bir toplumdan bahsedilemeyeceğini ileri sürdü. Bu iddiasını ise Türkiye’de feminist akımların hiçbir şekilde taban bulamamasıyla desteklemeye çalıştı.

Son olarak Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’nın hakikat ve gerçekliğinin de birbiriyle uyuşmadığını, vakıf yöneticilerinin BYV hakikatini insanlara uygun iletişim kanallarıyla aktarma sorumluluğunu hatırlatarak bu yönde çok değerli tavsiyelerde bulundu.

 


İletişimin aslî görevinin algılanan gerçeklik ile mevcut hakikati uzlaştırmak, hakikat ve realiteyi mümkün olabildiğince üst üste getirmek olması gerektiğini ifade eden Saydam; uzun vadede hakikati çarpıtmanın işe yaramadığını, kamu vicdanın buna izin vermediğini, tepki gösterdiğini ifade ederek sözlerini tamamladı.

Bu keyifli, ufuk açıcı paylaşımı için Ali Saydam Beye teşekkür ediyoruz.

Nazlı Sinem Koytak (Psikoloji 2002) Klinik Psikolog