Anasayfa » Haberler » Sosyal ve Kültürel Etkinlikler“Acı”sıyla “Tatlı”sıyla Çok Güzel Bir Adana-Tarsus Gezisi Gerçekleştirdik
“Acı”sıyla “Tatlı”sıyla Çok Güzel Bir Adana-Tarsus Gezisi Gerçekleştirdik
25 Aralık 2012       

Vakfımız mensuplarından kıymetli büyüğümüz Hüseyin Nuri Çomu ağabeyimizin daveti üzerine Adana-Tarsus yöresine kültürel bir gezi planı hazırlamıştık. Ve nihayet gezimizi 15-16 Aralık tarihlerinde yaklaşık 30 kişilik bir kafile ile gerçekleştirdik.

Arkadaşlarımızın bir kısmı daha önceki yurtiçi gezilerimize katılmış, bir kısmı ise ilk defa vakfımızın bir organizasyonuna iştirak ediyordu.  Arkadaşlarımızın birçoğu tevellüden farklı yaşlarda olsalar da grubun enerjisi gezi boyunca hep dopdolu,  17 yaşında bir delikanlı gibi dinamik ve neşeliydi. Dolayısıyla, iki gün boyunca İstanbul’un keşmekeşinden stresinden ve özellikle soğuk kış havasından uzaklaşıp, tatlı ılık havasıyla bizleri karşılayan Çukurova’da çok güzel hatıralarla dolu bir gezi programı yaşamış olduk. Gezdiğimiz, gördüğümüz yerleri anlatmadan evvel, bu güzel gezide emeği geçen, geziye katılan herkese, özellikle bize gezi öncesinde, esnasında ve sonrasında çokça yardımcı olan, misafirperverliğini esirgemeyen Hüseyin Nuri Çomu Ağabeyimiz’e, Yusuf Bey’e, tüm Sunar Grup ailesine teşekkür etmeyi bir borç biliriz.

İstanbul’dan kalkan uçağımız cumartesi sabahı 09.30 sularında Adana’ya indiğinde havaalanında bizi Yusuf Bey ve Ömer Bey karşıladılar. Buradan sonra ilk durağımız mezun abilerimizden Hacı Nebi Şahin Bey’in bizlere kahvaltı ikramında bulunduğu Osmanlı Hanedan Sofrası adlı restoran oldu. Sağ olsun Hacı Nebi Şahin Abimiz bizim için çok güzel bir mekân ayarlamış. Burada sıcak bir ortamda, güler yüzlü insanların hoş ve samimi sohbetleri eşliğinde kahvaltımızı ettik.

Kahvaltının ardından, sohbet o kadar koyuydu ki öğlen ezanına Sabancı Merkez Camii’ne ancak yetişebildik. Bilindiği üzere bu camii Adana şehir merkezinde, Seyhan nehri kıyısında bulunuyor ve Türkiye’nin en büyük camisi… Öğle namazını cemaatle birlikte kıldıktan sonra caminin imam hatibini ortamıza aldık ve bizlere camiyi anlatmasını istedik.  1998 yılında hizmete açılan caminin temeli, 1988 yılında atılmış. Halkın bağışları ile ancak yarısı yapılan inşaatın kalan yarısı da Hacı Sabancı ve onun ölümünden sonra, Sabancı ailesi tarafından tamamlanmış. Bu nedenle, başlangıçta Merkez Camii olarak düşünülen adı, sonradan Sabancı Merkez Camii olmuş.

Sabancı Merkez Camii, 32 metre çaplı ana kubbesi ile Türkiye’nin en büyük kubbesine sahipmiş ki aynı zamanda Ortadoğu’nun da en büyük 4.camisi olarak kabul edilmekteymiş. Açık alanın düzenlenmesiyle 28.000 kişilik kapasitesi olan cami, klasik Osmanlı mimarisi tarzında yapılmış. İmamın söylediğine göre görünüm olarak Sultan Ahmet Camii’ne, plan ve iç mekan olarak ise Selimiye Camii’ne benziyormuş. Bu nedenle Sabancı Merkez Camii için “Selimiye’nin eşi, Sultan Ahmet’in kardeşi, Kocatepe’nin çağdaşı” denmekteymiş. Ayrıca caminin mimari özelliklerinden bahsederken tanıtımında okuduğumuz şu bilgileri de aktarmakta fayda var: Caminin 4 yarım kubbe, 5 kubbe, 6 minaresi vardır. Bunlar: 4 kitap, 4 halife ve 4 mezhebe, İslam’ın 5 şartına, imanın 6 şartına karşılık gelmektedir. 32 metre çaplı ana kubbe, 32 farza, avludaki 28 kubbe Kur’an da adı geçen 28 peygambere, ana kubbedeki 40 pencere Hz. Muhammed’in (SAV) peygamber olduğu yaşa ve 40 rekât namaza, 99 metrelik 4 minare, Allah’ın 99 güzel ismine karşılık gelir.

Bu bilgileri aldıktan sonra camiden ayrılıp Seyhan nehrinin kıyısından başladık şehir turumuza. Giderken yol kenarında birçoğumuzun alışık olmadığı mandalina-portakal benzeri meyvelerle dolu ağaçlar dikkatimizi çekti. “İstanbul’da yolların kenarına akasya, çam falan dikilir. Neden böyle meyve ağaçları dikilmiyor? Dikilse hem daha güzel görünür, hem de millet meyvesinden faydalanır” diye düşünmeden de edemedik. Sonradan öğrendiğimize göre o meyveler “Turunç” meyvesiymiş ve aslında yenmiyormuş. Sadece reçel yapımında kullanılan meyve, bazen de güzel aroma verdiği için salatalara limon yerine eklenebiliyormuş. Yusuf Bey bu ağaçlardan bahsederken “Siz bir de Nisan-Mayıs aylarında gelin, şehirde gezerken her yerin portakal bahçesi gibi turunç çiçeği koktuğunu görün, buradan ayrılmak istemezsiniz” dedi. Biz de “Belli mi olur, kısmet” diye kafamızdan geçirdik.

Seyhan nehrinin kıyısında durup tarihi eski Taş Köprü, Sabancı Merkez Camii ve HiltonSa üçlemesinden oluşan meşhur Adana siluetini arkamıza alarak bol bol fotoğraf çektirdik. Daha sonra Eski Kız Lisesi’nin önünden kısa bir bilgi alarak geçip, Taş Köprü üzerinde yürümeye koyulduk.

Güneşli bir kış gününde, belki de Adana’nın Yolları Taştan türküsüne ilham olmuş Taş Köprü üzerinden ve dar sokaklardan geçerek devam ettiğimiz yürüyüşümüzü Ramazanoğlu Halil Bey Medresesi’nde sonlandırdık. Medresenin bahçesinde bizi gören iki Adanalı hanımefendi buraya ilk defa girdiklerini, bu kadar güzel ve halka açık çay içilebilen bir yer olduğunu da bilmediklerini söyleyince hem şaşırdık, hem üzüldük. Hemen arkamızdan bir tepsi dolusu sıcak çayın gelmesiyle bu güzel medrese bahçesinde hoş bir sohbet ortamı oluşuverdi. Bir yandan rehberimiz Halil İbrahim Hoca’dan buranın tarihini öğrenmeye devam ederken, bir yandan da Mehmet Akyol Abimiz’in düşündürücü sorularıyla, engin fikirler ve tecrübeleriyle, öz kültürümüzü Anglosakson kültürüyle mukayese etmeye çalışıyorduk.

Ulucami’nin minaresinin olduğu kapısının hemen karşısında bulunan bu medrese esasında külliyenin bir parçasıymış. Ramazanoğlu Pîrî Paşa tarafından yaptırılmış ve yapımı 1540 yılında tamamlanmış. Kanuni döneminde, Osmanlı Devletinin geniş topraklarındaki bütün eğitim kurumları arasında, en üst dereceli medreselerden biri olduğu söyleniyor. Bunu aktaran rehberimize göre buranın müderrisleri en yüksek dereceden maaş almaktaymış ve o devirde medresenin kalitesi müderrislerine verilen maaşların yüksekliği ile anlaşılabiliyormuş. Medrese avlusunun gerçekten insana huzur veren bir yapısı ve sakinliği var. Avluyu çevreleyen odalardan meydana gelmiş. Güllerle ve meyve ağaçlarıyla donatılmış bahçesi pek güzel… Güllerin boyu neredeyse 2 metreden fazla… Avlunun ortasındaki fıskiyeli şadırvan, 1824’te, İsmail oğlu Mehmet’in ruhuna sevap kazandırmak amacıyla yaptırılmış. Ulu Camii’nin avlusunda şadırvan olmadığından abdest almak için hala burası aktif olarak kullanılıyor.

Çaylarımızı ve Tarsusî kahvelerimizi içtikten sonra ikindi namazı için Ulu Cami’ye geçtik. İkindi namazını kılıp hemen imamı yakalayıp bize camiden bahsetmesini istedik.  Meşhur seyyahımız Evliya Çelebi, Ulu Cami’nin Adını Ramazanoğlu Camii olarak kaydetmiş. Tarifine göre “İçi-dışı tamamen çinidir. Pencereleri vitraylıdır, içinde pek çok kıymetli kandil ve avize vardır. Müezzin yeri ince sütunlar üzerinde bir köşktür.Minberini ve mihrabını tarif etmek güçtür.  Kubbe aleminin parlaklığından adamın gözleri kamaşır. Avlusu değerli taşlarla döşenmiştir.” Evliya Çelebi, Allah’ın rahmetiyle pek çok sanatlı binalar gördüğü halde bu camideki ruhaniyeti ve iç rahatlığı ile yalvarışı başka hiç bir yerde görmediğini söyler ve dahi camiyi o kadar beğenir ki, insanların, bu çok süslü sanat yapısının ikincisini yapmaktan aciz kaldıklarını kaydeder.

Camiyi Ramazanoğlu Halil Bey, 1508’de inşa ettirmiş. Minberini Ramazanoğlu Pirî Mehmet Paşa 1520’de yaptırmış ve ayrıca 1541’de, batıdaki büyük taç kapıyı da o ekletmiş. Piri Paşa Camiyi muhteşem İznik çinileriyle donatıp adeta bir çini müzesi haline getirmiş. Caminin Batısındaki mukarnas işlemeli kule biçimli örtü, Anadolu’daki tek örnekmiş ve kasnağındaki çift başlı ejder motifi, Orta Asya’dan getirilen, Anadolu Selçuklularında çok kullanılan, iyiliği simgeleyen bir motifmiş. Minare, ana binadan ayrı, üst kısmı köşk biçiminde. Buna Adana’da “şemsiyeli şerefe” adı veriliyormuş. Müezzini yazın güneşin yakıcı etkisinden ve kışın bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun şiddetinden korumak için tercih edilirmiş.

Camii hakkında da bilgileri aldıktan sonra Merhum Adana Valisi Ziya Paşa’nın kabrinin önünden geçip, Ziya Paşa Parkının karşısındaki, külliyenin diğer bir parçası olan Ramazanoğlu Halil Bey Konağı’nı ziyaret ettik. Konağın önünde bizi karşılayıp burası hakkında bilgiler paylaşan kişinin Yrd. Doç. Dr. Gözde Ramazanoğlu olduğunuysa daha sonra öğrendik. Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Türk İslam Sanatları Tarihi Anabilim Dalı’nda öğretim üyesi olan Gözde Hanım’ın, Ramazanoğlu Konağı Kültür Merkezi Müdürü ve aynı zamanda bir “Ramazanoğlu” olduğunu öğrenince biraz şaşırmadık değil. Bu tarihi konağı bir kültür merkezi olarak kullanıp Adanalılar’a sevdirmeyi başarmış. Kendisine bu hizmetlerinden dolayı biz de teşekkür ediyoruz.

Ulu Camii Külliyesi’nde yer alan konak sarayın aslında selamlık bölümüymüş. Beylik sarayının ilk kez, Adana’nın fethinden hemen sonra,  1360- 1400 yılları civarında inşa edildiği tahmin ediliyor. Bu durumda, Türkiye’nin ve hatta dünyanın, halen ayakta olan en eski sivil mimarlık örneği binalarından biri olması nedeniyle konağın ayrı bir önemi olduğunu öğreniyoruz. Piri Pasa Vakfiyesi ’ne göre saray, bahçe içinde, yüksek ve büyük bir binaydı. Pek çok odaları ve müştemilatı vardı. Vakfiyedeki tanım, yapının Orta Asya saray geleneğine uygun olduğunu gösteriyormuş. Bugün ayakta kalan kısım sarayın Selamlık bölümü olsa da yapılan kazılarla Harem bölümünün temelleri ortaya çıkarılmış. Devlet başkanlarının sarayda ağırlanması geleneği nedeniyle, Irakeyn seferi dönüşünde, Adana’ya gelen Kanuni Sultan Süleyman, 14-15-16 Aralık (tam da bizim uğradığımız günlerde) 1535’te burada kalmış, Ramazanoğlu Piri Bey’in misafiri olmuş ve kendisine “Paşa” unvanını vermiştir. Yine Sultan IV. Murat Bağdat seferine giderken, Mart 1628’de burada ağırlanmış.

Büyük şair ve Adana Valisi Ziya Paşa, Valiliği sırasında (1878- 1880) sarayın giriş katındaki salonu kabul salonu olarak kullanılmış. Ramazanoğlu Hacı Hasan Efendi de Adana Valiliği döneminde aynı gaye için kullanmış. Bu salon şimdi de kabul salonu olarak değerlendiriliyor. Biz de buradan ayrılmadan önce Ziya Paşa merhumu rahmetle anıp “Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz” diyoruz. Ne de güzel işler çıkarmışlar…

Vakit akşama yaklaşırken karanlığa kalmadan bir de Çoban Dede türbesini ziyaret etmek istedik. Yüksekçe bir tepeye kurulmuş olan Çoban Dede Türbesi Seyhan Nehrine bakıyor sanki Adana’nın İstanbul Boğazı burası desek yanlış olmaz gibi güzel bir manzaraya sahip. Buradaki Çoban Dede Türbesi’nin özelliği etrafındaki bütün noktalardan daha yüksekte kalıyor olması.

Rivayete göre, zamanında buradan toprak alınıp taşınırmış tepenin etrafından toprak alarak yukarılara doğru ilerlerken işçiler burada medfun Çoban Dede diye bilinen zatın müsaade etmemesi nedeniyle oraya dokunamamışlar ve türbe tek başına tepede günümüze kadar bu şekilde ulaşmış.

Üzerimizde günün yorgunluğu ile beraber yeni yerler gezip görmenin hafifliğini de hissettiğimiz için enerjimiz tükenmedi çok şükür.  Akşam yemeği için davetlisi olduğumuz  Hüseyin Nuri Çomu Abimiz’le randevu saatimiz yaklaşırken bu arada Adana’da mukîm güzide bir sanatkârımızı da ziyaret etmek istedik. Bu ziyarete İbrahim Ethem Gören Bey detaylı olarak köşesinde yer vermiş ve muhterem Mesut Dikel Bey’i bizlere takdim etmiş sağ olsun. Gezimizin bu kısmını da buradan okumanızı tavsiye ederiz.

Biz Mesut Bey’in yanından ayrılırken otobüsümüzün arka dörtlüsünden açlık isyanları yükselmeye başlamıştı bile. Arkadaşlarımızı halis muhlis Adana kebabını iyice yiyebilsinler diye onları biraz acıktırmıştık sanki. Nihayet Hüseyin Bey’in bizleri davet ettiği Adana kebapçısına ulaştık ve hoş sohbetler eşliğinde İstanbul’da asla bulamayacağımız sunum ve lezzetteki Adana kebaplarımızı, arkasından da sıcak künefelerimizi afiyetle yedik. Allah ziyade etsin, kesesine bereket… Bu güzel akşamın ardından kendimizi otele atar atmaz hemen dinlenmeye koyulduk. Çünkü ertesi günkü Tarsus turu için hazır olmamız gerekiyordu.

Güzel bir uykunun ve hafif bir kahvaltının ardından Tarsus’a gitmek üzere otelden ayrılıyorduk ki sağ olsun bazı arkadaşlarımız Adana’da görmediğimiz önemli birkaç yer daha olduğunu, buraları da gezip sonra Tarsus’a gitmek istediklerini söylediler. Bu isteğin üzerine her ne kadar dükkânlar kapalı olsa da bir Pazar sabahı başladık Adana’nın kazancılar çarşısı sokaklarında dolaşmaya…  Yol üzerinde uğradığımız tarihi Yağ Camii bize iyi ki burayı görmeden gitmemişiz dedirtecek kadar ilginç ve güzel bir mimariye sahipti.

İlk olarak Ermeni Saint Jacgues Kilisesi adıyla inşa edilen bu yer, 1501’de Ramazanoğlu Halil Bey’in emri ile camiye çevrilmiş ve bir süre sonra mekânın yörenin ihtiyacını karşılamakta yetersiz kalması üzerine yanı başına Halil Bey’in oğlu Piri Mehmet Paşa tarafından yeni bir camii yaptırılmış. Daha sonra bu iki yapı birleştirilmiş. Minaresinin yapımı 1525’te tamamlanan camii, Piri Mehmet Paşa’nın bitişiğine inşa ettiği medrese ile bir külliye haline getirilmiş. Medresenin inşası ise 1558’de tamamlanmış. Selçuklu Ulu Camileri karakterinde, yani çok sütunlu cami tipinde bir cami olan Yağ Camii yapıya sonradan eklenen bir anıt gibi büyük ve görkemli bir avlu kapısına sahip. Daha önce burası Eski Camii olarak anılıyormuş fakat avlu kapısının önünde yağ pazarı kurulması nedeniyle daha sonradan “Yağ Camii” adını almış.

Yağ camii çıkışında gezerken aralarda gördüğümüz ciğerciler ise hayatımızda yediğimiz en leziz ciğeri sokaktaki mangallarının üzerinde yapıyorlardı. Ufak tefek atıştırmaların ardından artık yola çıkmaya hazırdık ve yaklaşık 45 dakika sonra Tarsus’a ulaşacaktık.

Tarsus yolunda giderken sağımız solumuz her yer mandalina, portakal bahçeleri ile doluydu. Bu kadar çok portakal ağacını bir arada asla görmemiştik. Bu güzel yolculuğun ardından Tarsus’taki ilk durağımız Ashab-ı Kehf mağarası oldu. Yüce Kuran-ı Kerim’de bizlere haber verilen 7 kişinin sığındığı mağaranın Tarsus ilçesindeki bu mağara olabileceğine inanılıyor. Esasen Türkiye sınırları içerisinde buna benzer 3 tane daha mağara bulunmakta ve her birinin Ashab-ı Kehf Mağarası olduğu rivayet edilmektedir. Bizim ziyaret ettiğimiz Tarsus sınırları içerisinde bulunan bu mağarada ise bizi üzen şey, burayı ziyaret eden insanların mağara içerisinde girip yalvarması, dilek dilemesi, duvarlara şifa(!) için elbiselerini, ellerini, yüzlerini sürmeleri gibi görüntüler oldu maalesef. Belki Diyanet İşleri buraya insanları doğru bilgilendirecek ve rehberlik edecek bir görevli atayabilirse bu insanlara yanlışlarından dönmelerinde yardımcı olmuş olur.

Mekânın camisinde öğle namazımızı kılıp civar köylerden köylülerin getirip sattığı yerli mandalinalardan bol bol yedik, dağlardan toplanıp kurutulan mis kokulu doğal dağ kekiği, biberiye gibi baharatlardan da biraz satın aldıktan sonra Tarsus ilçe merkezine doğru hareket ettik.

İlçe merkezinde ziyaret edeceğimiz yerler arasında Makam-ı Şerif Camii ve Danyal Peygamber Kabri, Cami-i Nur olarak anılan Ulu Cami ile buradaki Şit Peygamberin ve Lokman Hekim’in makamları, Kırkkaşık Bedesteni, Bilal-i Habeş Mescidi ve son olarak Aziz Paul Kuyusu bulunuyordu.

Makam-ı Şerif Camii, içinde Danyal Peygamberin makamının bulunmasından dolayı bu isimle anılıyor. Makam-ı Şerif Camii merkezinde 1857 yılında yapılmıştır. Bir kıtlık senesinde Tarsus’a davet edilen Danyal Peygamber’in Tarsus’a gelmesiyle birlikte bolluk olmuş Bu nedenle Danyal Peygamber Babil’e geri gönderilmemiş, ölünce de Tarsus’ta şimdiki Makam Camiinin bulunduğu yere defnedilmiş. Hz Ömer devrinde Tarsus fethedilince, Danyal Peygamberin mezarı açtırılmış burada büyük bir lahit içerisinde altın iplikle dokunmuş kumaşa sarılı gayet uzun boylu bir ceset görülmüştür. Cesedin Yahudiler tarafından çalınmaması için, Hz Ömer’in emri üzerine önceki yerine gayet derince defnedilmiş. Kabrin üzerinden de Berdan Nehri’nden gelen ufak bir çayın suyu geçecek şekilde akıtıp hiç kimsenin kabre el sürmeyeceği şeklinde emniyete alınmıştır. Nitekim caminin son tamiratı sırasında çok derinlerde caminin arka ve alt kısmında suyun giriş yerinde gayet kalın ve muntazam mazgal demirleri ortaya çıkmış. Danyal Peygamberin cesedi, bu mazgallardan geçen suyun çok aşağısında kalmaktaymış.

Caminin hemen karşısındaki Şahmeran Hamamı’nı da gezdikten sonra Ulu Cami’ye geçtik ve ikindi namazını burada kıldık. Cami-i Nur adıyla anılan ve bulunduğu semte de ismini veren bu cami, doğu bölümünde ayrı mekânda Hazreti Şit ve Lokman peygamberlerin makamları ile Abbasi Halifesi olan ve Pozantı’da 833 yılında ölen Me’mun’un kabrini bünyesinde barındırıyor.

Selçuk-Osmanlı üslubunda yapılan ve tek şerefeli minaresi olan camii Sen Piyer Kilisesi kalıntılarının üstüne inşa edilmiş ve yapıda tümüyle kesme taş kullanılmış. Ulu Camii çıkışında hemen sol tarafta yer alan ve beyaz çarşı diye bilinen Kırık Kaşık Bedesteni’ne de uğradık. Bedesten, Ramazanoğlu Piri Paşa’nın oğlu İbrahim Bey tarafından 1579 tarihinde Ulu Cami ile birlikte yaptırılmış. Medrese ve imarethane olarak kullanılmış. Şimdilerde ise hediyelik eşya dükkânlarının yer aldığı bir çarşı olarak hizmet veriyor.

Beyaz Çarşının bulunduğu yolun güney kıyısında ise Bilal-ı Habeşi Mescidi var. Bu mescidin, Hz Muhammed’in müezzini olan Bilal-i Habeşi’nin, ezan okuyup namaz kıldırdığı yerde onun ismine atfen yapıldığı söyleniyor. Buralardaki ziyaretlerimizden sonra acıkan ekibimizle birlikte o yörede meşhur bir tantuniciler zinciri olan Göksel Tantuni’de Tantuni ustasının tabiriyle “üçer açık ve birer ayran” yiyerek gönlümüzle birlikte karnımızı da doyurmuş olduk.

Tarsus’un görmeye değer bir diğer mahallesi de eski Tarsus evlerinin bulunduğu Kızılmurat Mahallesi. Eski Tarsus evlerinin yoğun olduğu bölgede,  St. Paul’un evinin yeri olarak kabul edilen bir avluda bulunan kuyu, St Paulus Kuyusu olarak sergileniyor. Bu evin bahçesinde yapılan küçük bir kazı çalışmasında bazı duvarlar ortaya çıkarılmış. St. Paul’un Hristiyanlık için önemine bağlı olarak, bu kalıntıların ve kuyunun çok eskiden beri kutsal sayılması, kentte yakın zamana kadar yaşayan Hristiyan cemaatinin inancının izleri olarak yorumlanmaktaymış. Kuyunun hemen yakınındaki bir camide akşam namazımızı kıldıktan sonra artık Adana’ya doğru hareket etmek üzere otobüsteki yerlerimizi aldık.

Otobüs mikrofonu dönüş yolunda neredeyse hiç boş kalmadı, şiirler okundu, hayat hikayeleri paylaşıldı, fikirler özgürce tartışıldı. Adana’ya vardığımızda havalimanına gitmeden önce yapılacak birkaç işimiz daha kalmıştı. Öncellikle bir cezerye mağazasını tabiri caizse “talan ederek”  hediyelik cezerye ihtiyaçlarımızı gidermekle kalmadık, alışveriş esnasında yiyeceklerin tadına bakmanın serbest olduğu bu misafirperver mağazada alsak da almasak da neredeyse her şeyin tadına baktık(!)

Adana’ya kadar gelip de şalgam içmeden olmazdı ya. Üzerine de şalgamcıya gidip acılı acısız şalgamlardan içtik. Neyse ki hava soğuk olduğundan bici bici denilen tatlıdan yapmamıştı da usta, bazı arkadaşlarımızı mide fesadı geçirmekten kurtarmış oldu.

Buradan sonra gezimizin finalini Seyhan Nehri kıyısında sıcak sahlep içerek gerçekleştirmek üzere Seyhan nehrinin kenarlarında kendimize boş yer aradık. Doktorun Yeri’nde sıcak sahlepler eşliğinde Adana sohbetleri ve geziye dair değerlendirmeler yaptık ve havalimanının yolunu tuttuk.

Uçağa binmeden önce bizi oraya kadar hiç yalnız bırakmayan Yusuf Bey ile, Gaziantep’e dönecek olan Tuncay abi ve Adanalı arkadaşımız Adil ile vedalaşıp uçaklarımıza bindik. Böylelikle bizim Adana maceramız ve iki gündür bizi güvenli şekilde her yere taşıyan kendisine teşekkürü borç bildiğimiz şoför amcanın da mesaisi sona ermiş oldu.

Geriye bu “tatlı-acı” hatıralar kaldı…