Boğaziçi Üniversitesi

Üye Girişi


Kayıt Ol!

Boğaziçi Konak’ta piknik şenliği...

24 Mayıs Pazar... İlkbaharın neşesinin arttığı, günün, tatlı bir rüzgâr esintiyle başladığı bir bahar sabahı... Boğaz, Hisar Kampüs’e komşu Boğaziçi Konak’a deniz havası taşıyor... Henüz sabahın ilk saatleri... Çim kokusu, bülbül sesi, yaprak hışırtısı... Bir daldan diğerine usta bir cambaz maharetiyle sıçrayan ürkek sincaplar, henüz hareketlilik başlamadığı için ağaç kovuklarına gizlenme gereği duymuyor...
 
Lale mevsimi yeni geçti... Onun yerine bahar çiçeklerimiz ve güllerimiz var...
Gül, en güzel rengine Mayıs ayında erişir... Güldeki kırmızılık dallardaki yeşille birleşince seyrine doyum olmayan bir keyfiyet oluşuyor; cennet bahçelerini tedai ettiriyor...
 
 
Mezun&aile pikniğine geceden hazırlanan Boğaziçi Konak, sakinleriyle birlikte tevekkül içinde misafirlerini bekliyor... Piknik; nam-ı diğer mangal partisi için hazırlıklar tamam... Konağın bahçesini çepeçevre kuşatan çimler, henüz yeni kesilmiş... Taze çimen kokusu etrafa hoş bir rahiya bırakıyor...
 
Vakit öğleye doğru ilerliyor...
 
Güneş, bulutların arasında bir gözüküyor, bir kayboluyor, bir güneş, bir bulut... Meteoroloji, 24 Mayıs Pazar günü için “sağanak yağışlı” tahminler verse de, piknik gününün sabahında İstanbul semalarında yağmur bulutları dolaşsa da, öğleye doğru kül rengi hava, yerini, masmavi bir gökyüzü içerisinde süzülen pamuk edalı bulutlara bırakıyor.
 
(...)
 
İşte ilk misafirlerimiz gelmeye başladı... Kurucular Kurulu Üyemiz Dr. Candan Karlıtekin, pilotları gibi dakik; ailecek gelmişler...
 
Haluk Yıldız Bey de ailesiyle birlikte gelenlerden... Bu arada, programa Adana’dan teşrif eden Nebi Şahin Ağabeyimizi görüyoruz, çocuklarıyla birlikte gelmiş...
 
Piknik, RC 1974 mezunlarından 2008 mezunlarına kadar oldukça geniş bir katılımla gerçekleşiyor...
Küçük, büyük hemen herkes burada...
Çok sayıda çocuk var aramızda... Annelerinin elinden tutan çocuklar, babalarının kucaklarında huzuru soluyan çocuklar, babalarıyla birlikte “atıştıran” çocuklar, objektifimize gülümseyen minik yavrular...
 
 
 
 
 
Hepinize sürprizlerimiz var... Ön yüzünde I. Erkek Yurdu'yla Saatli Bina'nın resimleri; arka yüzünde, “İlk hedef Boğaziçi!!!” yazılı tişörtlerden dağıtıyoruz...
 
Mutlu oluyorlar, tabii 21 Mayıs’a kadar teyitleri ulaşan 84 çocuğa yetecek kadar tişörtümüz var. 40 kadar çocuğa tişört yetişmiyor ne yazık; bir başka piknikte inşallah! (Sağ olsun Durak Copy).
 
Çocuklar, doğruca palyaço ağabey ve ablalarına koşuyor. Artık, körebe, köşe kapmaca başlamıştır... 
 
Mezunları, aileleri ve çocukları Konağın cümle kapısında karşılıyoruz. Mekânımız, yüreğimiz gibi geniş... Gelen/gelecek tüm mensuplarımızı ağırlayacak yerimiz mevcut...
 
Bir arkadaşımız Konak girişinde biriken arabaları otoparka alıyor. Piknik saati geldiğinde otoparkta yer kalmayınca araçlar, Fenerlitürbe sokağına yönlendiriliyor. Boğaza doğru kıvrılan sokak boyunca otomobil zinciri uzayıp gidiyor...
 
Artık, eski mezunlar, yeni mezunlar, aileler, çocuklar yüzlerce kişi gelmiş durumda... 300 kişilik teyit listemizin üzerine ilave olarak 100 arkadaşımız daha gelince artık saymayı bırakıyoruz.
 
Bayanları ve çocukları, asırlık ağaçların gölgesinde hazırlanmış genişçe bir mekânda; erkekleri, Konağın arka bahçesindeki devasa ağaçların altına serdiğimiz hasırlar üzerinde ağırlıyoruz...
 
Catering şirketi hazırlıklarını tamamladı. Artık servis zamanı; saatler de 15:15’i gösteriyor.
 
Onlar da misafir fazla gelebilir mülahazasıyla temkinli ve tedbirli gelmişler... Resport’un kıdemli lezzet ustalarından İsmail Bey, devasa mangalının üzerinden geçen leziz parçaları servise başladı bile... Garsonlar büyük bir titizlikle önce bayanların bulunduğu bölüme servis yapıyor.
Bu arada, kendilerini oyunun ritmine kaptıran çocuklar da ihmal edilmiyor. Bayanlara ve çocuklara “pozitif” ayrımcılık yaptıkları bilgisini de unutmadan iletelim...
 
Soframız, Halil İbrahim sofrası... Taam güzel, sohbet daha güzel... Yemek sonrası şükür makamındayken gözlerimiz çay aramaya başlıyor...
 
Çaylarla birlikte kadim dostlukların demini de yudumluyoruz... 
 
Narin çay bardaklarıyla yudumlanan lezzetli çaylar, muhabbeti daha da artırarak, hafızalara, şairin;
 
“Gönül ne kahve ister ne kahvehane
Gönül sohbet ister kahve bahane” mısralarını tedai ettiriyor.
 
Ne de çok özlemişiz birbirimizi, muhabbeti... Sohbet ilerliyor, konu konuyu açıyor. “Böylesi geniş katılımlı organizasyonlar için iftarı mı bekleyeceğiz” serzenişinde bulunan arkadaşlarımıza hak veriyoruz...
 
Yemek sonrası, ikişerli, üçerli küçük guruplar halinde Konağın bahçesinde hasret gideriyor; yeni dostlar ediniyoruz.
Bayanlar da birbirleriyle hemhal oluyor, dostluklarını pekişiyor, sohbetleri uzuyor, uzuyor...
 
 
(...)
 
Tekrar çocuklara dönelim... “Yağ satarım bal satarım” teranelerini ne kadar özlemişler...
Çocuklarla birlikte eğlenen palyaçolar kendilerini oyunlara kaptırarak, çocukluklarına gitmiş gibiler...
 
Küçük bir çocuk, diğer ucunda babasının bulunduğu tahterevalli de dengesini sağlamaya çalışırken annesi, müteyakkız bir şekilde kızının başında... Bu arada, yüzlerdeki mutluluk gözlere de aksetmiş durumda... Tahterevallinin yanı başında parende minderleri var...
Çocuklar minderin üzerinde hop oturup hop kalkıyor; bazen babalarının üzerine bazen de çimenlere yuvarlanarak...
 
Kimi futbol; kimi basketbol oynuyor çocukların... Kimi de babasıyla birlikte uçurtma uçuruyor. Çocuk yüzlerindeki boyalar masumiyete ayrı bir renk katıyor... Kiminin yüzünde tavşan; kimininkinde kedi figürü var...
Ellerde, evirilip çevrilen sosis balonlar, dillerde, Konak bahçesinde yankı bulan çocuk ezgilerinin tekrarı...
 
Diğer tarafta eli tenis masasına uzanan çocuklar, pinpon topunun etrafında koşarak, neticeyle; galibiyetle, mağlubiyetle ilgilenmeyi bir tarafa bırakarak, kendilerini hoş bir oyunun heyecanına kaptırmış durumdalar...
Tabii ki biraz sıra var... Sabır olunca sıra da geliyor, tıpkı sabreden derviş hikâyesinde olduğu gibi...
 
Çocuklar açık alanı, yeşili; beki bunlardan da önemlisi kalabalık bir arkadaş gurubunu ne kadar özlemişler... “Abi tekrar ne zaman çağırıyorsunuz bizi” sorularına, “En kısa zamanda inşallah”la mukabelede bulunuyoruz.
Geniş ailemiz bir araya gelmişken fotoğraf çekilmeyi ihmal etmiyoruz...
 
 
 
Bu arada vakit yavaş yavaş ilerliyor.
 
Yemekten sonra tabiî ki niyaz da var. Söz de... Sözün olduğu kadar sazın ustaları da var aramızda...
 
Sözden ve sazdan bahsedilince Hüseyin Keskin ve İsmail Yılmaz Beyleri anmadan olmaz... İsmail Bey “Benden söz ederken İBB Kent Orkestrası Şefi” unvanımı yazmayı unutma” diyor... Emredersiniz İsmail Bey!
 
Bu arada, çaylar yudumlanırken yer sofrası toplanmış, merakla beklenen fasıl zamanı gelmiştir; şimdi güfte zamanıdır ve fasıl, Amir Ateş’in Kürdilihicazkar bir bestesiyle başlayacaktır. Mikrofon, tam otuz yıl önce BÜ’de ekonomi tahsili gördüğü dönemde BÜTMK mensuplarından Candan Beyin elindedir artık...
Zaten usul de işi/emaneti ehline teslim etmeyi gerektirmez mi?
 
“Bir kızıl goncaya benzer dudağın
Açılan tek gülüsün sen bu bağın
Kurulur kalplere sevda otağın
Kim bilir hangi gönüldür durağın?...”
 
(...)
 
Sonrasında Hüseyin Keskin Beykardeşimiz yine maveradan kopup gelen bir avazla; tasavvufi bir eserle selamlıyor bizleri... Karcığar makamında aşk ile nihavent makamında meşk ile... Her ne kadar Fuad Edip Baksı’nın, nezaketin had safhada olduğu dönemlerde kaleme aldığı “Bir bahar akşamı rastladım size” güftesini terennüm etmeyip Sezen’den okusa da Keskin’in gönlümüzde ayrı bir yeri var...
 
Derken, mikrofonu bizim Mehmet Sever’in elinde gördük...
 
“Halimiz ne ola mahşerde
Cümle âlem düşer derde
O dar günde seni nerde
Bulayım ya RASULALLAH”
 
Hadimu’l-Fukara M. Fatih Elmalı da aramızdaydı... Talep üzerine, yayında oturmakta olan kızının müsaade ettiği kadar Hakk’a ait sözleri dillendirdi...
 
 
Bu arada, Konağın muhtelif bölgelerinde de küçük gruplar halinde samimi sohbetler eşliğinde çaylar yudumlandı.
 
Uzun zamandan beri birbirlerini göremeyenler ağaç gölgelerinin serinliğinde hasret giderdi... “Zaman ne çabuk geçmiş, çocukların ne kadar büyümüş, bu arada saçlarına da aklar düşmeye başlamış”...
 
Zaman işte böyle geçti, ayrılık vakti geldi... Bir piknik günü de işte böyle başladığı gibi bitiverdi... Çay, söz, mutluluk ve hasret rengiyle...
 
Çocukların -palyaço ağabey ve ablasına Allah’a ısmarladık derken lisan-ı halleriyle- tekrar görüşmemiz ne zamana? Sorusuyla...
İbrahim Ethem Gören